|
3 MAYIS 1944 |
Türkiye Cumhuriyeti Devleti 1944 yılına gelene
kadar denilebilir ki; görünüş itibariyle de olsa kuruluş ülküsüne bağlıdır. Bu
ülkü de Türkçülüktür. Ziya Gökalp ve Yusuf Akçura gibi Türkçü düşünürlerin, Türk
Ocaklıların ortaya atmış olduğu tezler, Mustafa Kemal Atatürk tarafından ustaca
yaşam alanına geçirilmiş ve uygulanmasına başlanmıştır. Türkçülüğün önerdiği
yeni hayatta, ümmet devleti yerine millet devleti vardır. Saltanat yerine
cumhuriyet vardır. Kadınların toplumsal hayata katılımı vardır. Dini kurumların
Türkleşmesi, Türkçeleşmesi vardır. Camilerdeki hutbelerden Kuran'a, Kuran'dan
ezana kadar Türk dili ile yapılması vardır. Ekonominin Türkleşmesi vardır.
Kısacası hayatın her alanında Türkleşme teklifi vardır. Mustafa Kemal bu
önerileri cesaretle yeni Türkiye'de hayata geçirir. kadın haklarından ezanın
Türkçeleştirilmesi, ekonomik Türkleşmeden hukuka kadar. Cumhuriyetin ilk
partisinin program umdelirinin hazırlayıcısı da yine Türkçülüğün ve aziz
Atatürk'ün fikir babası Ziya Gökalp'tir. Dolayısıyla 1940-1944 döneminin devlet
yönetenleri Türkçülük ideolojisinin hem ırkî yönüne, hem de Turan yönüne yabancı
değillerdir.
Mustafa Kemal ile başlayan Türk aslından burjuva yaratma özlemi 1940'larda
gerçekleşemedi, azınlıkların milli ekonomideki hakimiyetlerinin kırılamadığı
görüldüğü için; azınlıkları ekonomiden kovmak amacıyla "Varlık Vergisi" konulur.
Müslüm'e M, gayri müslime G, dönmeye D deyip üçlü bir sınıflamaya gidilerek
azınlıklardan takatlerinin üzerinde vergi alınmaya çalışılır. Milli ekonomideki
hakimiyetleri yok edilmeye çalışılır. 1944'e gelinene kadar çeşitli okullara
girişleri dahi yasaktır.
1944'lerde bile Türk ırkından olma esası aranır. Dahası ikinci cihan harbinin
başlarında Ankara hükümeti Almanlarla gizli pazarlığa bile oturmaya çalışır.
Pazarlığın konusu da Kafkasya ve Türkistan Türkleridir. Bu tür pazarlık
arayışlarını o dönemin Alman Dışişleri Bakanı "Ribbendtrop" ile dönemin
Almanya'nın Ankara Büyük Elçisi Von Papen ve diğer siyasiler arasındaki
yazışmalar ve gizli belgelerde açıkça görmek mümkündür. Bakınız bu gizli
yazışmalardan bir kaç örnek verelim:
Alman Dışişleri Bakanlığı Genel Sekreteri Vaiszoeker'in bakan Ribbentrop'a
gönderdiği 05/08/1941 tarihli gizli yazışmadan:
"Türkiye Büyük Elçisi bugün bana yeni elçilik müsteşarını tanıttı. Ve konuşmayı
hemen Sovyet Bölgesi'nde yaşayan Türk-Moğol asıllı sınır kabileleri üzerine
çevirdi. Bu Türk-Moğol kabilelerinin yapacakları Sovyetler'e karşı propagandaya
dikkati çekti. Hazar Deniz'inin doğusunda bağımsız bir Türk-Moğol Devleti
kurulabileceğini imada bulundu.
Hüsrev Gerede, bunları sırasına getirip resmi olmayan tarzda söyledi. Fakat bu
sözlerin tesadüfen ortaya çıkmış olmadığını gösterir. Ali Fuat'ın sayın Von
Papen ile olan görüşmesinde kullandığı ifadelere aynen uymaktadır. Nitekim
Gerede, Bakü'nün bütün halkının Türk dilini konuştuğunu kastederek, propleme
girmekten geri durmamıştır." (..)
Gene Alman Dışişleri Bakan Yardımcısı Hending'in Alman diplomatları Ermandatof
ve Vahraman'a gönderdiği yazıda şöyle der:
"Türk Genel Kurmay Başkanı, Türk-Alman ilişkilerinin sadece Turancılık temeline
dayanabileceğini ifade etmiştir."
Meraklıları o dönemin Alman gizli belgelerini araştırırlarsa buna benzer
herhalde daha bir sürü gizli yazışmaları göreceklerdir.
İşte böyle atmosferdeki Türkiye Devleti'nde dönemin başbakanı Şükrü Saraçoğlu 05
Ağustos 1942 tarihli Meclis kürsüsünden okuduğu kabine programının sonuç
konuşmasında;
"Biz Türk'üz, Türkçüyüz ve daima Türkçü kalacağız. (Mecliste alkış ve bravo
sesleri) Bizim için Türkçülük bir kan meselesi olduğu kadar ve lakal o kadar bir
vicdan ve kültür meselesidir. Biz azalan veya azaltan Türkçü değil, çoğalan ve
çoğaltan Türkçüyüz. Ve her vakit bu istikamette çalışacağız." diyerek devletin
başbakanınca devletin temel ülküsü anlatılmaya çalışılmıştır.
Dönemin gençliği hassas derecede Türkçüdür. Milliyetçidir. Zaten 3 Mayıs 1944'ü
yaratanlar da bu yüksek Türklük şuuruna erişmiş Türk gençliğidir.
1944 Türkçülük Olayının Meydana Geliş Şekli:
Büyük Türkçü Nihâl Atsız Beğ; devletin ülküsünün Türkçülük ve dönemin Başbakanı
Saraçoğlu'nunda Türkçü olduğu inancı içindedir. Buna karşılık devletin her
tarafına komünist ve hain kadroların yerleştirilmekte olduğunu görmektedir. O
günkü Başbakanı ve devlet yetkililerini uyarmak için Atsız Beğ; devrin başbakanı
Şükrü Saraçoğlu'na Orhun Dergisi'nde 1 Mart 1944'te ve gene bir ay sonra 1 Nisan
1944'te olmak üzere iki açık mektup kaleme alır. Devletin içine hatta beynine
sızmaya çalışan virüsleri haberdar eder. Ve Başbakan'a şikayet ve uyarıda
bulunur. Bu virüslerin içinde -sonradan Bulgaristan'a kaçarken öldürülen-
Sabahattin Ali de vardır. Devrin Milli eğitim bakanı Hasan Ali Yücel'i bu
mektuplar büyük bir telaş ve endişeye düşürür. Hasan Ali Yücel ile o günlerin
Ulus gazetesi başyazarı Falih Rıfkı Atay'ın teşviki ile Sabahattin Ali
tarafından Atsız Beğ mahkemeye verilir.
26
Nisan 1944'te Ankara'da başlayan ilk mahkeme, dönemin üniversite gençliği
tarafından hınca hınç doldurulur. Bu yoğun kalabalık ve tezahurat karşısında
Mahkeme heyetinin içeriye pencerelerden girebildiği söylenir.
Nihâl Atsız Beğ Mahkeme Heyetine;
"Sabahattin Ali'den sorulsun, hıyanetini ispat edelim mi? Buna razı mı?" diye
sorar. Sabahattin Ali ise bu sözler karşısında sessiz kalmış ve bir cevap
verememiştir.
Mahkeme 3 Mayıs 1944'e ertelenir. Ne olduysa davanın ikinci celsesi 3 Mayıs 1944
günü olur. 3 Mayıs 1944'te Türk gençliği bir volkan gibi patlar. Türklük
ülküsüne ve onun ideolojik lideri, hocası Hüseyin Nihal Atsız'a sahip çıkmak
için Ankara Adliyesinin koridorları, salonları doldurulduğu gibi adliyenin önü
de yüzlerce genç tarafından doldurulur. Topluluğun bir kısmı adliyede Atsız'ı
yalnız bırakmazken diğer binlerle ifade edilen büyük bir topluluk Ulus Meydanına
doğru protesto yürüyüşüne geçer.
İşte bu "3 Mayıs" günü Atsız Beğ'in de isteği doğrultusunda 3 Mayıs 1954
tarihinden itibaren "Türkçüler Günü" olarak anılmaya başlanır. 3 Mayıs Türkçüler
Günü budur.
Bir kaç yıldır MHP'li ve Ülkü Ocaklı gençlerin de bu anmalara Atsız Beğ'in
mezarının başında katıldıklarını görmekteyiz. Bu partililerle ülkü ocaklılar bu
anma sırasında; "Başta sayın Başbuğumuz Alparslan Türkeş olmak üzere" diye
başlamaktalar ve 3 Mayıs anma toplantısını hem de Atsız'ın mezarı başında siyasi
bir slogan haline getirdikleri "tekbir" sesleri ile bitirmektedirler. Bir kere
"Başta Başbuğumuz" demek ile Başbuğlarına da saygısızlık yapmaktadırlar. Çünkü 3
Mayıs 1944 de Alparslan Türkeş, her hangi bir özelliği olmayan sadece Atsız
Beğ'in yanına gelip gitmekten dolayı tutuklanan bir üsteğmendi. Diğer yandan
kendisinin bu olaylara tesadüfen katıldığını beyan eden Mahkemeye verilmiş bir
"pişmanlık mektubu" da söz konusudur.
Elbette ki 3 Mayıs 1944'ün bir sürü kahramanı vardır. Fakat 3 Mayıs 1944'ün
yaratıcısı doğrudan doğruya Türkçü fikirleri ve hareketleriyle Atsız Beğ ve
O'nun yanındaki arkadaşlarıyla Türk gençliğidir. Türk gençliğinin kendi
ideolojisi olan Türk Milliyetçiliğine sahip çıkmak ve gene bu ideolojinin
düşünürü, konuşanı, yazanı Atsız Beğ'i yalnız bırakmamak için patladığı anlamlı
bir gündür.
Yukarıda anlata geldiklerimiz meselenin görünen yönüdür. Bir de görünmeyen
yönlerine bakalım. Sonradan, bu 3 Mayıs olayından sonra bildiğimiz üzere Türk
Milliyetçilerinin önde gelenlerinin çoğunun tutuklanmalarına gidildi. Gardist,
Troçkist "düzen düşmanı" ihtilalci gibi savlarla mahkemeye sevkedildi. Hem de
dönemin reisi cumhuru İsmet Paşa'nın meşhur 19 Mayıs 1944 nutku ile. Peşin
hükümle Türk Milliyetçileri potansiyel suçlu ilan edildi. Milliyetçilik
ideolojisini temel felsefe yapan bir devlet, milliyetçiliği savunan insanlarını
nasıl olur da böylesine acımasızca suçlayabilir?! Potansiyel suçlu ilan
edebilir?! Bir devletin hem kuruluş felsefesi milliyetçilik olacak hem de
milliyetçilik ideolojisini ve onu savunan idealistlerini mahkemelere verecek! Bu
gerçekte eşyanın tabiatına aykırı bir olay.
Yukarıda bu meselenin görünen yönüdür derken, bir de görünmeyen yönü var mıdır
acaba? İşte bu görünmeyen yönüne dikkati çekmeye çalıştım! Nasıl olur da "Bizim
ülkümüz Türkçülük'tür" diyen bir başbakana sahip devlet, yine Türkçülüğün diğer
ayağı olan Turan için Almanlar ile gizli pazarlıklar arayan bir devlet, birden
bire ters yüz ederek kendi ideolojisini savunanlara karşı sert tavır alır?!
Onları ve onların şahsında Türkçülük ideolojisini mahkum ettirmek için
mahkemelere verir!.
Bunun cevabını Almanların yenilgisinde ve bu yenilginin sonucu daha bir kabaca
çıkan Sovyet Rus sömürgeciliğinin aşırı bir istek ve yayılmacılığında aramak
gerekir. Nitekim, Moskova'nın kışkırtması ve yönlendirmesi ile gene Sovyet
istihbaratının bilgileri ile enforme edilen komünist partisi "Tan Gazetesi"
vasıtası ile 1 Temmuz 1943 tarihinden beri Türk milliyetçilerine karşı hücum
halindeydi. "Cumhuriyet döneminde ırkçı Türkçülük nasıl doğdu, Türkçülüğün
menşei ve mahiyeti, Türk milliyetçiliğinin esasları" gibi seri yazılar ile adeta
Moskova adına Ankara'yı kendi ideolojisini katletmesi için zorluyordu. Gene aynı
dönemde T.K.P. Merkez Komitesi'nin hazırlamış olduğu "En Büyük tehlike" adlı
büroşür T.K.P. militanlarından "Faris Erkman" imzası ile çıkarılıp dağıtıldı.
Bugün de "Irkçı-Türkçülük" deyimi size bir şey hatırlatmıyor mu?
O gün Cumhuriyet Türkiyesi'nin başında, bu Sovyet yayılmacılığına karşı
cesaretle karşı durabilecek bir insan göremiyoruz. Cumhuriyetin başı ikinci adam
İsmet Paşa'dır. Bu İsmet Paşa hayatı boyunca ikinci adam olmuş, Kurtuluş
Savaşı'na bile hasbel kader katılmış, tanzimat sonrası geleneksel Osmanlı
oportünist politikalarının devamcısıdır. Tanzimat sonrası Osmanlı politikacıları
güçlü devletin her istediklerini yapmakla, Osmanlı'nın ayakta kalacağı inancı
içinde idiler. Yahut da onların hoşuna giden şeyleri yapmakla. Paşa da bunu
yaptı. Sovyet Emperyalist koloniyel yayılmacılığına karşı tanrılar kurban
istiyordu. Ve 19 Mayıs 1944 Nutku ile kurbanlarını işaret etti. Meşum nutku
aşağıdaki gibidir:
"Turancılar, Türk milletini bütün komşuları ile onarılmaz bir surette derhal
düşman yapmak için bire bir tılsım bulmuşlardır. Bu kadar şuursuz ve vicdansız
fesatçıların tezvirlerine, Türk milletinin mukadderatını teslim etmemek için
elbette Cumhuriyetin bütün tedbirlerini kullanacağız. Fesatçılar genç çocukları
ve saf vatandaşları, aldatan fikirlerini millet karşısında açıktan açığa
münakaşa edemeyeceğimizi sanmışlardır. Aldanmışlardır ve daha çok
aldanacaklardır.
Şimdi vatandaşlarımdan iki suale zihinlerinde cevap bulmalarını isteyeceğim:
Irkçılar ve Turancılar gizli tertiplerle teşkillere başvurmuşlardır. Niçin?
Kandaşları arasına gizli fesat tertipleri ile fikirleri memlekette yürür mü?
Hele doğudan batıdan ülkeler, gizli Turan cemiyeti ile zapt olunur mu? Bunlar o
şeylerdir ki devletin kanunları ve esas teşkilatı ayak altına alındıktan sonra
başlanabilir. Şu halde yaldızlı fikirler perdesi altında doğrudan doğruya
Cumhuriyetin, Büyük Millet Meclisinin mevcudiyetinin aleyhinde teşebbüsler
karşısındayız."
Bu konuşmanın akabinde başta Türkçü mütefekkir Nihâl Atsız olmak üzere çeşitli
milliyetçi aydınlar ve genç kurbanlar, aylar boyunca en ağır zulümlere tâbî
tutuldukları tabutluklara, işkence odalarına, zindanlara gönderilmişler ve
hayali suçlamalarla engizisyon cezası çektirilmişlerdir. Aralarında üniversite
profesörü, öğretmen, subay, doktor ve üniversite öğrencileri bulunan 34 sanık,
sorgulama adı altında çeşitli işkencelere maruz bırakıldıktan sonra, 7 Eylül
1944 günü yargılanmaya başlanmıştır. "Irkçılık-Turancılık davası'' adı verilen
ve haftada 3 gün olmak üzere 65 oturum devam eden mahkeme, 29 Mart 1945
tarihinde sonuçlanmış ve Atsız Beğ 6,5 yıl hapse mahkûm olmuştur.
Atsız Beğ, bu kararı temyiz etmiş ve Askerî Yargıtay, 1 Numaralı Sıkıyönetim
Mahkemesi'nin kararı esastan bozmuştur. Böylece Atsız, bir buçuk yıl kadar
tutuklu kaldıktan sonra, 23 Ekim 1945 tarihinde tahliye edilmiştir.
Gerçekte bu durum padişahların, isyancılar karşısında isyancıları yatıştırmak
için verdikleri kellelere benzemektedir. Türkçüler ve Türkçülük önceden
senaryosu hazırlanmış, tiyatromsu mahkemelerde yargılanmış ve mahkum
olmuşlardır. Ancak ikinci adam İsmet Paşa'ya rağmen askeri temyiz nezdinde
itiraz edilen bu mahkumiyet kararları bozdurulmuştur.
Askeri Temyiz Bozma Kararı'nda:
"1 Numaralı Sıkıyönetim mahkemesi tarafsızlıktan ayrılmıştır. Mahkeme 2 Numaralı
Sıkıyönetim Mahkemesi tarafından görülmelidir." der.
Mahkemeler tutuksuz olarak bu kez 2 Numaralı Sıkıyönetim Mahkemesince görülmeğe
başlanır.
Savunmalarında Atsız Beğ şu son sözleri söyler:
"- KİMSEDEN HAKSIZ BİR YERE BİR ŞEY TALEP ETMİYORUZ. ATALARIMIZDAN KALAN MİRASIN
MEFAHİRİMİZİN GÖMÜLÜ OLDUĞU TOPRAKLARIN BİZİM OLMASI ÜLKÜSÜNÜ KALBİMİZDE
TAŞIYORUZ. ORALARI UNUTMAMAK İSTİYORUZ.
BEN BUNLARI ŞAHSIM İÇİN İSTEMİYORUM. ORALARDA ÇİFTLİK VEYA APARTMAN YAPACAK
DEĞİLİM. MİLLETİM İÇİN DÜŞÜNDÜĞÜM HAKLARDAN DOLAYI DA KİMSE BANA VATAN HAİNİ
DİYEMEZ. BU ÇİRKEF İFTİRAYI İADEYE DE TENEZZÜL ETMİYORUM. KİMİN HAİN, KİMİN
VATANPERVER OLDUĞUNU TARİH TAYİN EDECEKTİR. HATTA ETMİŞTİR BİLE."
3 Mart 1947 tarihinde 2 Numaralı Sıkıyönetim Mahkemesi sanıkları suçsuz bularak
beraatlerine karar verir.
Beraat Kararının Gerekçesi:
187 sayfa tutan karar çok ilgi çekici ve ibret verici aynı zamanda da Türklük
mücadelesinde tarihe şeref sayfası olarak geçecek bir karardır. Bakınız bu
beraat kararında ne diyor:
"- Bu nümayış (3 Mayıs 1944) milli bir ideolojinin, milli olmayan bir ideolojiye
karşı tepkisinden ibarettir.
- Her milletin içindeki azlıklar o milletin hakim ırkının adını alır. Fakat o
millet içinde ayrı ırklardan bahsedilemeyeceği anlamına gelmez." diyen Mahkeme
"ayrıca ırk bakımından kamu haklarının bir kısım vatandaşlara tanınmaması
keyfiyetinin anayasaya aykırı olabileceği fakat bu aykırılığın
cezalandırılacağına dair T.C. kanununda hiç bir kayıt bulunmadığından sanıkların
bu fiilden beraatlerine, uzun bir tahlilden sonra hükmet darbesi bulunmadığını
söyledikleri ve reddettiklerini, mantıken de buna imkan olmadığı delilleriyle
Vali Dr. Lütfi Kırdar dahil dinlenen pek çok şahitlerden ve mektuplardan
anlaşılmış, aksine polise verilen tek bir ifadeden başka bir şey görülmemiş
olup, bu suretle sabit olmayan, bilakis MİLLİ BİR GAYE İÇİN ÇALIŞTIKLARI
tebeyyün eden Zeki Velidî ve arkadaşlarının beraatine karar verilmiştir."
Bu mahkeme kararlarında dikkati çeken bir nokta var. Kararda diyor ki: "Her
milletin içindeki azlıklar o milletin hakim ırkının adını alır."
Bu gün acaba "Türkiye mozaikler ülkesidir" yahut da "Bu vatan hepimizindir"
diyenler acaba yukarıdaki mahkeme kararlarındaki sözle çelişip suç işlemiyorlar
mı? Kanaatimiz odur ki hem çelişiyorlar hem de bugünkü anayasanın başlangıç
ilkelerini de çiğnemiş oluyorlar. Yani düpedüz anayasal suç işliyorlar.
Biz bu "Türk" adını devletimize yeniden vermek için tam 900 yıl bekledik. Aman
devletimize zeval gelmesin diye Arab'ı, Fars'ı kardeş bilip ümmet olduk. Rum'u,
Bulgar'ı tebamız bilip Osmanlı olduk. Bir türlü ne kendi kimliğimiz söyletildi
ne de devletimiz bu kimliğini söyledi. hem kan ve can vergisi verdik fakat
nimete gelince kovulduk. 900 yıl sabırla bekledik. Ve Türkiye Cumhuriyeti'ni
kuran halka Türk denir dedik. Devletin adı da Türkiye Cumhuriyeti Devletidir
dedik. Bu nedenle "bu ülke mozaiktir" diyenler de, "bu vatan hepimizindir"
diyerek Türk vatanına ortak arayanlar da hem tarih ve şehitler huzurunda hem de
anayasa huzurunda suç işlemektedirler.
1944 hadiseleri ve görülen dava sonuçlarının kısaca yorumlanmasına gidersek
neler söyleriz?
Bakınız bu davalarda devletin başı ile devletin hukuku karşı karşıya
gelmişlerdir. Devletin başı meşhur ve meşum 19 Mayıs 1944 konuşmasında "bunlar
haindir" diyor, "bunlar devlet düşmanıdır" diyor. Ve totaliter bir kafa yapısı
gereği kendini hem hakim hem de savcı yerine koyuyor. Şimdi buna karşılık olarak
da o günkü devletin en üst hukuk kurumu da "hayır" diyor. "Bu düşünce suç
olamaz". "Bu düşünceyi taşıyanlar da suçlu olamaz." Dahası "Irkçılık suç
değildir" diyor. dahası "bu ideoloji devletin ideolojisidir" diyor ve Mahkeme
sonucu yargılananlar aklanıyor.
Türk milliyetçiliğinin Türk'ün tabii ideolojisi olduğuna dair o günkü Türk
hukuku adeta beraat kararı veriyor. Mahkeme sonucu güzel bir olay olması gereken
bir sonuç. Ne var ki oportünist, korkak, aciz yönetimce (ki başı milli şef
İnönü) ekilen gayrı Türk tohumunun acısını Türk devleti ve Türk milleti bugün
hala çekmekte. Her yanılgının ve tıkanmanın kökeninde o günkü ikinci adamın 19
Mayıs 1944'te yaptığı Türk milliyetçiliğini ve Türk milliyetçilerini karalayan
konuşmada aramak gerekir. O günden sonra Türk milliyetçiliği ve milliyetçiler
devletten sürekli şekilde dışlanmışlardır. O günlerde devlete bulaşan virüs,
Türk devletini milletin temel ülküleri doğrultusunda karar almasını daima bozar
hale getirmiştir.
Sovyetler Birliği çözülürken "hazırlıksız yakalandık" diyenlere sormak gerekir.
Neden hazırlıksız yakalandınız? Sebebi nedir? Kanaatimiz odur ki, hazırlıksız
yakalanmanın ana nedenini 3 Mayıs 1944 öncesi ve sonrası hadiselerde aramak
doğru olsa gerekir. Bu hadiseler 1944'ten sonra Türk Milliyetçiliğini devletten
dışlamış, onun yerine yani ULUSALIN yerine EVRENSELİ koymuştur. Sonuçta da,
EVRENSELİN kapısından önce millici olmayan batıcılık ve Amerikancılık ile onun
ekonomik anlayışı kapitalizm girmiş bu da yetmemiş ardından marksizm ve siyasi
ümmetçilik girmiştir. Dünün marksist hareketlerini yerine bugün siyasi
ümmetçiliği karşımızda görüyorsak bu Türkçülüğü devletçe 1944'ten bu yana sırt
çevirmenin bir bedeli olsa gerektir.
Nejdet Sançar, "İnönü ve Dış Türkler", Ötüken Dergisi, sayı 98, sayfa 4-7.
İlhan Darendelioğlu, "Türkiye'de Milliyetçilik Hareketleri", sayfa 142-143-144,
Toker Yayınları.
Altan Deliorman, "Tanıdığım Atsız", sayfa 135-136, Boğaziçi Yayınları.
Nihâl Atsız'ın 3 Mayıs 1944 ile ilgili yazıları:
Nihâl Atsız'ın 1944 Türkçülük dâvâlarında
mahkeme heyetine karşı yaptığı savunmanın tam metnini okumak için
buraya dokunun