|
BAŞROL MÜ, FİGÜRANLIK MI? |
Neye üzülüyorum biliyor musunuz?
Başkalarının yazdığı senaryolarda, başkalarının yönettiği yapımlarda rol almaya
çalışıyoruz. Hatta bu rol alma işi, zararımıza dokunsa da.. Rol dediysek öyle
başrol falan değil ya.. Başkalarının yazdığı, yönettiği yapımlarda bize biçilen
rol, en fazla figüranlık oluyor.. Başrol oyuncularının etrafında dönen yapım,
yine başrol oyuncularının isimleri ile tanıtılıyor.. "Ne büyük yapım, işte şu
yönetmiş, bu oynamış" Peki biz, bu yapımın neresindeyiz? Yapımın ne tanıtımında
ne de gösteriminde yani amacına ulaşmasında, sanki bu yapımda hiç bir katkımız
olmamış gibi, ismimiz başrol oyuncularının altında, küçük boyutta bile olsa yer
almıyor. Bu durumda 'emeği geçenlere teşekkür ederiz' şeklinde bir teşekkür notu
düşülürse bizim için büyük bir başarı.. Özetle, yönetmen yardımcılarından haber
bekleyen acemi oyuncular gibiyiz. "Sana göre bir iş var, ister misin?" şeklinde
teklifler bekliyoruz. Kazancımız da yok bu işten.. Hayatımızdan memnun olmasak
da, yapacak bir şey yok, diye düşünüyoruz. Acaba, öyle mi?
Rol, küçük olunca başımıza gelmeyen kalmıyor. Yönetmenden ne kadar fırça yesek
de, başrol oyuncularından ne kadar tokat yesek de, itilip-kakılsak da sesimizi
çıkaramıyoruz. Bize biçilen rol, neyi gerektiriyorsa onu yapmalıyız.. Ne de olsa
figüranız ya.. Ölmemiz gerekiyorsa öleceğiz. Başına çuval geçirilmesi
gerekiyorsa, geçirilecek. Fazla itiraz edemezsin, çünkü; senaryo öyle diyor.
Yönetmen ara sıra bağırır. Ne yapalım, yönetmendir o, hem sever-hem döver(!):
-- Be adam, öyle ölmeyeceksin. Rolünü yaşasana biraz.. Ne kadar yeteneksizsin
sen. Daha güzel öl, bana bak, işte böyle.. İnandırıcı olsun biraz! Anladın mı?
Yavaş çekim ölme, birden bire öl!
-- Anladım, ama sanki burada benim ölmemem gerekiyor gibi geliyor. Sanki
yaşamalıyım, rolüm burada bitmemeli.. Bir yanlışlık olmasın, sayın yönetmen..
-- Bir de bana yönetmenliği mi öğretiyorsun sen? Herkes kendi işini yapsın. Sen
figüran değil misin? 'Öl' dediysem 'öleceksin'.. Ölmemesi gerekiyormuş, sabır
yahu!
-- Özür dilerim.
Şu veya bu şekilde yapım içinde de yer almamız lazım. "Ne yapalım, başa gelen
çekilir" diyor, hayret uyandıracak bir şekilde susuyoruz..
Nereye kadar susacağız?
Bir yerde "acaba" demiştik. Yani yapacak bir şeyimiz yok mu? Hayatta, imkansız
diye bir şey yok ki.. Eksiğimiz; biraz kararlılık, biraz güven.. Hedefimiz ise,
kendi yapıtımızı oluşturmak olmalı! Kendimize güvenip, kararlılıkla bu işin
üstüne gittiğimizde, şunu göreceğiz; 'figüran' olmak zorunda değiliz. Neden,
figüran olalım? Kendi, yapıtımızı oluşturup, her aşamasında etkin bir şekilde
biz yer alacağız.
Öncelikle, kendi senaryomuzu yazacağız. Kendi senaryomuzu hayata geçirip,
yönetmenliğini bizler yapacağız. Gerekirse, başrol de de bizler yer alacağız.
Kazanç bizim olacak, yapıt bizim olacak.
Ülke olarak bu kadar aciz olmasak da, başkalarının bölgesel planlarında (BOP),
senaryolarında hep ezilen, hep yıpratılan, hep küçük düşürülen olmaya doğru adım
attığımızı görüyor, üzülüyorum. Bizlere biçilen rol, başrol değil, figüranlık..
Ayrıca, yok edilmek, öldürülmek istenen yine bizleriz.
Soğuk savaş döneminde Türkiye, bir cephe ülkesi olarak, bir ileri karakol gibi
kullanıldı. Türkiye, olmasa bugün AB olmazdı herhalde.. Türkiye'nin o yıllardaki
belirlediği saf, dünya siyasetini derinden etkilemiştir. NATO'ya ne zorluklarla
girdik, bir de üstüne üstlük.. Bugün ise AB kapısında her şeyimizi fedaya hazır
bir şekilde bekliyoruz. Ülke olarak, ilişkilerimizi yeniden gözden geçirip,
günümüzün değişen şartlarına göre yeniden düzenlememiz gerekiyor. Yoksa, daha
çok bekleriz, daha çok koşarız hayaller peşinde..
AB macerasına harcadığımız süreyi, kendimize hedef belirleyerek bu hedef
doğrultusunda harcasa idik, bölgesel bir güç olmamamız, süper güç olmamamız
içten bile değildi. 90'lı yılların başında büyük bir fırsat sunuldu bize.. Ne
kadar değerlendirebildik? Hazırlığımız yoktu ki.. Yıllarca 'Büyük Türk
Devletleri Birliği' sözünü telaffuz etmekten dahi kaçındık. Aksi olsa idi, bugün
Türkler dünya siyasetine yön veriyor olabilirdi. En azından Atatürk'ün yarım
bıraktığı işler tamamlanabilirdi. Ama yapılmadı, 'Yurtta sulh, cihanda sulh'
olmalıydı. Bu tür işler dünya barışını bozabilirdi, Türkiye 'diğer ülkelerin
toprak bütünlüğüne saygı' duymalıydı. Yazık ettiler bize, çok yazık ettiler! Ne
oldu, hızla Anadolu coğrafyasına hapsediyorlar bizleri..
Bugünlere nasıl geldik? Atatürk Türkiyesi'nin heyecanını öldürdüler, evvela..
Biz yaparız, biz başarırız, biz güçlüyüz duygusu her alanda yıkıldı. "Bizi
bizden kurtarın politikası" zihinlere yerleştirildi. "Bizden adam olmaz"larla
başladı konuşmalar.. Artık kendine güven, üstünlük duygusu yerini,
çaresizliğe-acizliğe bırakmıştı. Başkalarının ekonomimizi kurtarmasını,
başkalarının siyasetimize yön vermesini bekliyoruz şimdi.. Öyle de oluyor zaten,
ekonomimizi başkaları yönetiyor, siyaset içinde de yabancı eller var. Milli
eğitim yabancılara emanet..
Peki, hak ediyor muyuz, bunları? Kesinlikle hak etmiyoruz. Ama, tren kaçmış
değil, umutlarımız daha tükenmedi. Biz biliyor ve inanıyoruz ki; Türk'üz,
güçlüyüz, üstünüz. Ayağa kalkacağız, bir elimiz Türkistan'da, bir elimiz
Balkanlar'da olacak. Hiç olmasa biz bu inançla göçüp gideceğiz bu dünyadan..
"Böyle büyük bir ülküye bağlanmayıp da hayvanî bir rehavetle zevk içinde
yaşamayacağız". Mirasımız olacak evlatlarımıza, bu kutlu ülkü..
Yaşasın Türk Birliği!
Salur Beğ
8 Temmuz 2004