- XVII -
ŞÜPHE
Aradan iki yıl daha geçti. Ötükenliler yoksullukla pençeleşerek iki yaz, iki kış geçirdiler. Bir şeyler olacak gibiydi. Fakat bir şey olmuyordu. Ötükenlilerde, düşünde koşmak istediği halde koşamıyan kimselerin durumu vardı.
624 yılında bir gün, beğlerden biri Kara Kağanın otağına girerek yere diz vurdu. Kocamış Çin kağanının Türk akınlarından yıldığını, Türkler saldırmasın diye başkenti olan Siganfuyu yıkmayı düşündüğünü, Çin kağanının oğlu Şeminin bu düşünceye karşı geldiğini bildirdi.
Kara Kağan, tahta geçtiğinden beri kendisini yalnız bırakmıyan tereddütler içinde düşünüyordu. O, her şeyden önce İ-çing Katunun tesirinde kaldığını biliyor, fakat bu tesiri silkip atamıyordu. Şen-kingin Ötükende kovuculuk (iftira) ve karıştırıcılık yaptığını da anlıyor, katunun hatırını kırmamak için buna da göz yumuyordu. Ötükenlilerin öfkesinin önüne geçmek için ara sıra Çine akınlar yapıyor, fakat bu akınlar umulduğu kadar doyum ve ulca getirmiyordu.
Bu tereddüt ve kararsızlık içinde bir ay geçti. Bir gün Tunga Tigin, kağan otağına girerek doyum için mutlaka Çine bir akın yapılması gerektiğini bildirdi. Kağan sordu:
- Tulu Han da bizimle birlikte akına gelir mi?
- Kağan buyurduktan sonra elbet gelecektir.
- Tulu Hana haber salın. Beş güne kadar akına çıkacağız.
***
Bundan sonra üç günde kağan, beğleri üç defa beğleri otağına kabul ederek uzun boylu konuştu. Bu konuşmalarda İ-çing Katun ve tümenbaşı Şen-king de bulunuyordu. Aralarında neler konuşulduğunu kimse bilmedi. Fakat Kağan Çine akın yapılacağını açığa bütün Türklerin gözleri parladı.
Birkaç gün sonra Türk ordusu güneye doğru hızla ilerliyordu. Kür Şad, Tunga Tigin, Işbara Han ve Şen-king birer tümenin başında oldukları halde Kağanın buyruğunda idiler. Tulu Ham da öz çerisi ile geliyordu.
Bu ordu Çine korku ve ölüm saçarak Çin duvarına dayandı. Duvarı aşaral birkaç kola ayrılıp güneye doğru aktı. Sonra yine toplanarak Çin başkentine yöneldi. Çin halkı bucak bucak kaçıyor, Çin çerileri de kalelere sığınarak ölümden, tutsaklıktan kurtulmağa çabalıyordu.
Çin başkentinde korkunun doğurduğu bir karışıklık başlamıştı. Kimse ne yaptığını, ne yapacağını bilmiyordu. Sarayda da bir telâş baş göstermişti. Çin subaylarından soğukkanlığını kaybetmiyen yalnız Çin kağanının oğlu Şemin kalmıştı.
Kara Kağan, çerisinin en seçmelerinden ayırdığı 10.000 kişi ile Şeminin üzerine yürüyordu. Bu seçme orduda hemen hemen bütün tümenbaşılar, binbaşılar, yüzbaşılar, onbaşılar bulunuyordu. Tulu Han da birlikte idi. Fakat o kadar çok yağmur yağıyordu ki hep sırılsıklam olmuşlardı. Yağmur bir türlü kesilmiyor, iliklerine işliyor, en kötüsü yaylarını gevşeterek kullanılmaz bir duruma getiriyordu.
Ordunun öncüsü olan 100 atlı Yedi Ejder Tepesine vardığı zaman Çin ordusunun bir bölümünü orada buldular. Türklerden o denlü yılmışlardı ki Türk öncüsünün gözükmesi Çin ordusunun sarmağa, kargaşalık uyandırmağa yetti.
Şemin, kendi çerisinin kaçacağını anladı. Bunu önlemek için olağanüstü bir şey yapmak gerekiyordu. Uzun uzadıya düşünecek zamanı olmadığı için yaverini çağırarak hemen birkaç yiğit subayla yüz kadar çeri ayırmasını buyurdu. Başka bir subayı da gerideki asıl Çin ordusuna koşturarak bu ordunun savaş dizi haline girmesini ve ağır ağır ilerlemesini söyledi.
Kendi ardına taktığı yüz kadar çerisiyle Kara Kağana doğru at sürdü. Üç tuğun dikilmiş olduğu yerde kağan yaklaştı. Türk ordusunda yüz elli adım kadar yaklaştı. Türk ordusunda çıt bile çıkmıyordu. Şemin yüz elli adımda bağırdı:
- Kara Kağan orada mı?
Dilmaç, bu sözleri yüksek sesle Türkçeye çevirdikten sonra kağanın buyruğu ile cevap verdi.
- Kara Kağan buradadır.
- Ben Çin kağanının oğlu ve Tsin beğlerbeği Şeminim! Size hiçbir borcumuz yok. Neden ülkemizi yağma ediyorsunuz?
Susutu. Sözlerinin nasıl bir tepki yaptığını görmek istiyordu. Fakat dilmaç bu sözleri Türkçeye çevirirken başta kağan olmak üzere bütün Türklerin taş gibi durduklarını gördü. Aralarında hiçbir kıpırdanma olmamıştı. Atları bile sessiz ve hareketsiz duruyordu.
Şemin atının üstünden kalkarak geriye baktı. Büyük Çin ordusunu yavaş yavaş yaklaşıyordu. O zaman yeniden bağırdı:
- Savaşırsak çeriler ölecektir. Bu kadar suçsuzun kanını dökmekte ne fayda var? Bunun için karşınıza yüz atlıyla çıktım. Kağanla teke tek vuruşmağa geldim. Kim alt olursa o taraf yenilmiş olur!
Dilmaç bu sözleri de Türkçeye çevirdikten sonra kağanın yüzü değişti. Bir tuhaflaştı. Gülümsedi. Kara Kağan dirliğinde ilk defa gülümsüyordu. Kağanın kendisine cevap vermeğe tenezzül etmeyerek gülümsemesi Şemini öfkelendirmişti. Türk Kağanı kendisini aşağılıyor, ona gülüyordu. Fakat öfkeye kapılacak zaman değildi. Palavra ile davayı kazanamazsa Çin devleti yıkılabilirdi. Uzaktan tuğunu gördüğü Tulu Han tarafına doğru at sürdü. Şöyle bağırdı:
- Tulu Han! Sizinle ittifak etmiştik. Size yardım etmiştim. Yaptığınız andı unuttunuz mu? Benimle baş başa vuruşarak yenmek veya yenilmeği bu vuruşa bağlamak ister misiniz?
Tulu Han hiç cevap vermedi. Başını önüne eğdi. Kara Kağanın dirliğindeki ilk gülümseyişi son olmuş, şimdi kaşları çatılarak Tulu Hana yönelmişti. Kara Kağanın yanındaki bütün beğler Tulu Hana bakıyorlardı. Hele Kür Şad Onun gözlerinden şimşekler çıkıyor, beyninde yıldırımlar çakıyordu. Demek ki kardeşi kendisine haber gönderdiği zaman doğru söylemiş, bu aşağılığı yapmıştı. Tulu Han susuyor, kimseye bakmıyordu. Niçin susuyordu? Kara Kağanın içine şüphe girmişti. Demek Tulu Han Çin kağanının oğluyla anlaşmıştı.
Beğlerin hiç biri bundan bir şey anlamamıştı. Yalnız Binbaşı Bögü Alpın kafasındaki bir düğüm çözülmüştü. O, Tulu Hana yakın bir yerde bulunduğu için gözlerini ona dikmiş, inceliyordu. Yavaş yavaş beynindeki karanlık bir nokta aydınlanmağa başlamıştı. Dikkatle bakınca Tulu Hanın gerisindeki bir binbaşıya gözleri takıldı. Bu, Kıraç Atanın yanından dönerken gördüğü, Onbaşı Burguçanın öldürülmesinden sonra karanlıkta çarpıştığı binbaşıydı. Bu alış veriş evinde gördüğü, daha sonra kendisini okla yaralıyan binbaşıydı. Demek Tulu Hanın adamı olan binbaşı Çin kağanının oğluyla Tulu Hanı birleştirmiş, arada elçilik, aracılık yapmıştı. Bu kötü işleri gizli gizli yaptığı için de önüne çıkanları yok etmeği tasarlamıştı.
Bögü Alp biraz daha geriye bakınca Onbaşı Parsı tanıdı. İşte artık karanlık nokta kalmamıştı. Daha çok emin olmak için gözleriyle Işbara Hanı aradı. Işbara Lap kendisinden elli adım kadar ilerde duruyordu. Bögü Alp gürültü etmeden ona yaklaştı. İlerde, Tulu Hanın arkasında duran beği göstererek tanıyıp tanımadığını sordu. Işbara Han bunun Binbaşı Çamur Beğ olduğunu söyledi. Daha geride duran, yüzü kılıç yaralı Onbaşı Parsı ise tanımadı.
Türk ordusunda derin bir sessizlik vardı. Kara Kağan düşünüyordu. Geriden gelen büyük Çin ordusunu görmüştü. Kendi büyük ordusu epey geride kalmıştı. Nice zamandır yağan yağmurlar yay kirişlerini gevşetmişti. Bu yaylarla ok atılmazdı. Ya Şeminin sözleri?... Demek ki Tulu Han onunla anlaşmıştı. Tam bu sırada Tulu Hanın yanındaki beğlere bir şeyler söylediği, biraz sonra da Tulu Han çerilerinin 200 adım kadar geriye çekilerek durdukları görüldü. Kara Kağanın hiç şüphesi kalmamıştı. Kendisi savaşa başlasa ağabeyle Tulu Han yardım etmiyecekti. Ötükenden bu kadar uzakta, Çinin içinde, ok atmıyan kirişlerle ve kalabalık Çin ordusuyla savaşmak Kağan buna kıyışamadı. Tunga Tigine buyruk vererek Tulu Hana gönderdi. Tulu Han, kağan tarafından elçi seçilerek Çin ordusuna yollanıyordu. Biraz sonra Tulu Han barış için Çin sarayına giderken Türk ordusu hızla kuzeye doğru çekiliyordu.
Çerilerin ağzını bıçak açmıyordu. Bu kadar yorgunluktan bu kadar emekten sonra yurtlarına eli boş dönüyorlardı. Beğlerin kaşları çatıktı. Kağanın kararsızlığına içerliyorlardı. Binbaşı Bögü Alp göğe bakarak boyuna ıslık çalıyor, Tanrı galiba kağanın gözlerini kapadı. En önemli işini can düşmanına ısmarladı diye düşünüyordu.
Çin kurtulmuştu
Sonraki Bölüm >>>