- VI -
ELÇİLER
Böğü Alp, Yumru ve atlarla kağanın otağına yaklaştığı sırada çevresinde bir canlılık olduğunu sezdi. Gözleriyle ulaklar başı Börü Tarkanı arıyordu. Aksi gibi gözlerine Börü Tarkandan başka herkes ilişiyordu. Biraz ilerde Tunga Tigini görür gibi oldu. Sonra yine ileriye doğru bakınırken Börü Tarkanın kendi önünde dikildiğini gördü:
- Böğü Alp! Şurada duracaksınız. Işbara Alpın yanında Kağan sizi gözden geçirecek.
Binbaşı Işbara Alp atının üstünde kımıldamadan duruyordu. Ardında, yine at üstünde, eski at uşağı Çalığın oğlu olan, şimdiki at uşağı Gümüş vardı. Gümüşün ardında Onbaşı Yamtarla Onbaşı Sançar duruyorlardı. Beş er, onbaşıların arkasında yer almışlardı. Bunların gerisinde de yüklü atlar sıralanmıştı. Işbara Alpın ilerisinde, kağan otağına daha yakın olan bir yerde Tunga Tigin at üzerinde duruyordu. Ardında iki at uşağı, onların arkasında da dört onbaşı ile on er vardı. Yedek atları da epey çoktu. Yüzbaşı Böğü Alp daha beride, Tunga Tigin ve Işbara Alpla aynı hizada durdu. Yumru atlarla arkasında yer almıştı.
Üç elçinin karşısında kağanın çerilerinden kırk kadar er yer almışlardı. Çok beklemediler. Keskin bir boru sesi havayı çınlatırken kağan otağının kapıları açıldı. Kağan gözüktü. O anda elçiler ve erleri ile karşılarında duran çeriler atlarından inerek yere diz vurup kağanı selâmladılar.
Kağanın ardından Kür Şad ile bir beğ ve Şen-king geliyordu. Otağın kapısına en yakın Tunga Tigin olduğu için kağan ilk önce onun önünde durdu. Keskin bakışlarla Tegini ve ardındaki erleri süzdü, Tunga Tigini zaten Ötükende herkes biliyordu. Ardındaki erlerin de durumunu ve kılığını beğenmişti. Bunlar batı kağanının katında kendi yüzünü ak edecek kişilerdi. Birinci elçiye söz etti:
- Tunga Tigin!
- Buyur kağan!
- Bu bitiği batı kağanına vereceksin. Sana söylediğim şeyleri de onunla konuşup dediklerimi yapacaksın.
- Buyruk senindir.
Tunga Tigin, kağanının uzattığı bitği aldı.
- Batı kağanına verecek ne armağanın var?
Bu soru üzerine birdenbire Böğü Alpın kaşları çatıldı. Fakat hemen yüzü düzelerek gözlerinin sevinçle parladığı görüldü. Tunga Tigin batı kağanına vereceği armağanları sayıyordu:
- Altın kakmalı bir kılıçla dört avcı doğan götürüyorum. İki top da Çin ipeği var.
- İyi. Bir dileğin var mı?
- Dileği sağlığındır!
Kağan biraz yürüyerek Işbara Alpın önünde durdu. Onu ve erlerini gözden geçirdi:
- Işbara Alp!
- Buyur Kağan!
- Batı kağanına götürecek ne armağanın var?
- Altın işlemeli bir kemerle gümüş kakmalı bir bıçak, bir de ak doğan götürüyorum.
- İyi. Erlerin arasında iyi kılıççı, keskin nişancı, yavuz binici, güçlü güreşçi var mı?
- Var kağan.
Kağan gerideki erlere ve onbaşılara bakıyordu. Gözleri Yamtara takılmıştı. Eliyle onu gösterip yine söze başladı:
- Şu onbaşıyı gözüm ısırıyor. Güreşçi midir?
- Evet Kağan!
- Kağanlık şenliğinde yenilmişti. Batı kağanının önünde de yenilmesin.
- O zaman açlıktan yenilmişti. Şimdi aç değildir.
- Bir dileğin var mı?
- Dileğim sağlığındır.
Kağan, birkaç adım daha atarak Yüzbaşı Böğü alpı bir tek at uşağı ile görünce kaşlarını çattı:
- Yüzbaşı Böğü Alp! Bir erle mi gidiyorsun?
- Evet Kağan!
Kağanın sesi dikleşti:
- Batı kağanının yanında doğu kağanının ününü böyle mi koruyacaksın?
- Kağanın ününü yüceltmek için böyle gidiyorum.
Kağan öfkeyle baktı:
- Bunu anlamadım!
- Yanıma başka erler de alsaydım doyurup giydiremezdim.
- Sana bir kese yollamıştım. Almadın mı?
- Aldım kağan! Bütün bu hazırlıklar o kese ile yapıldı, çünkü hiçbir şeyimiz yoktu.
- Hiçbir şeyin neden yoktu? Çin akınından yeni döndük. Sen bir şey yağmalamadın mı?
- Hayır kağan!
Kağan bir duraksadı. Öfkesini yenmeğe çalışıyordu. Sordu:
- Neden yağmalamadın?
- Biz geride kalmıştık. Yağmaya yetişemedik.
- Nasıl olur? Sen kimin buyruğunda idin?
- Çinli konuğun buyruğunda idim.
- Konuk mu? O artık konuk değil. Onun tümenbaşı olduğunu bilmiyor musun?
- Bilmiyordum kağan!
Kağan, Şen-kinge döndü:
- Sen bir şey yağmalamadın mı?
Şen-king Böğü Alpa kötü kötü bakarak cevap verdi:
- Bu yüzbaşı yağma için buyruk verdiğim halde yağmalamadı. O zaman da böyle dikbaşlılık etti.
- Öyle mi Böğü Alp?
- Yalandır kağan! Yağma kılıç hakkı olur. Kür Şad yağmaladığı malın bir takımını acıyarak bize bırakmıştı. Biz kendimiz kimseyi vurup malını almadık. Biz bu akında yağının yüzünü görmedik.
Yalan sözü Şen-kingin yüzünde tokat gibi patlamıştı. Kür Şad, kağana Bu yüzbaşı doğru söylüyor diyince bu tokat bir kırbaç olmuştu. Şimdi kendisi de Kür Şad gibi bir tümenbaşı idi. Fakat susmayı daha doğru buldu.
Kağan öfkesini yenmeğe uğraşarak Böğü Alpa sordu:
- Batı kağanının katında ok atılsa kim atacak?
- Ben atacağım.
- Kılıç oyunu olsa?
- Ben oynıyacağım.
- At yarıştırılsa?
- Ben yarışacağım.
- Güreş yapılsa?
- Ben güreşeceğim.
- Böyle yavuz bahadırsın da neden senin adını şimdiye değin işitmedim?
- Taş yerinde ağırdır kağan!
- Batı kağanına götürecek armağanın var mı?
- Var kağan!
- Nedir?
- Bir ok!
- Batı kağanına götürmek için bu yaman bir ok olmalı.
- Evet kağan! Bu okla bir Çinli beni gezlemişti. Tulgamın alnına vurup bana değmedi. Sonra ben bu okla on dört Çinliyi okladım. Hepsinin de tulgası delindi, ok alınlarından içeri girdi; beyinleri patladı.
- Armağan olmak için bu kadarı yeter mi?
- Yetmez kağan. Bu ok Çinde yapılmıştır. Üzerine yapıldığı yılın, günün tarihini atmışlar. Yüz yıllık bir ok. Bu kadar eski bir ok görülmemiştir.
- Peki. Bir dileğin var mı?
- Dileğim sağlığındır.
Elçileri gözden geçirme işi bitince kağan geriye döndü. Otağının kapısı önünde atına bindi. Kür Şad ve ötekiler de atlanarak kağanın ardında durdular. Borular, davullar çalmağa başlamıştı.
Elçiler artık yola
çıkıyorlardı. İlk önce birinci elçi Tunga Tigin, arkasında kendi erleri olduğu
halde geçti. Kılıçlarını çekmişlerdi. Kağanın önünden geçerken kılıçlarını
eğerek onu selâmlıyorlardı. Sonra ikinci elçi Işbara Alp ve erleri geçti. En
geride de üçüncü elçi Böğü Alp ve at uşağı Yumru geliyordu. Yumrunun sevimli ve
güleç yüzü kağanı yumuşattı. Elçi alayı, kağanın önünden birkaç yüz adım
açıldıktan sonra atlar mahmuzlandı. Hızlanan atların nallarından kalkan tozlar
havaya yükseldi. Atlılar ufukta küçüldüler. Biraz sonra görünmez oldular.
Sonraki Bölüm >>>