- VII -
KIRAÇ ATANIN SÖYLEDİKLERİ GERÇEKLEŞİYOR
Böylelikle iki yıl daha geçti.
Bögü Alp, sekiz yaşındaki kızıyla biri altı, biri de beş yaşında olan iki oğluna okçuluk dersi veriyordu. Işbara Hanın kızı, Almılanın singili olan Gün Yaruk kendisine üç tane gürbüz çocuk yetiştirmiş, bir dördüncüsü ise tutsaklık kargaşalığında ölüp gitmişti. Bögü Alp şimdi Çin kağanının özel çerisinde subaydı. Kür Şad eski pusat arkadaşlarını birer birer bu çeriye almağa çalışıyordu. Işbara Hanın da emeğiyle Yamtar, Yumru, Üçoğul, Yağmur, Gümüş de özel çeriye girmişler, kılıç kuşanmışlardı. Bunlar ve adlarını bilmediğimiz daha nice Türkler de şimdi Çin kağanının çerileriydi. Birçoğu Çin kağanının çerisi olmak istememişler, fakat Kür Şadın Gününde gerekli olur diyerek buyruk vermesi üzerine bu işe girmişlerdi.
Tutsaklıkla, açlıkla acınacak durumuna düşen; Yamtar ve Yumru gibi akçayla güreşecek kadar yoksullaşan, beğleri Çince ad takan, erkekleri Çin kadını alan Türkleri bu darmadağınıklıktan kurtarmak için nelerin gerektiğini Kür Şadla Bögü Alp çok konuşmuşlardı. Eski savaş ruhunu yaşatmak için onları Çin kağanına çeri yapmaktan başka yol bulamamışlardı. Bir defa kılıç takıp ata binsinler, ötesi kolaydı.
Bögü Alp da bunu yapıyordu. Gök Börü gibi iki gözü kör olan bir eski onbaşıya bile at ve pusat bulmuşlardı. O şimdi, Türk beğlerinden bir kaçının dokuz on yaşlarında bulunan oğullarına öğretmenlik ediyor, hatta şehir dışındaki düzlüklerde at koşturuyordu. Gök Börü, atı ile ilk defa bu düzlüğe çıktığı zaman ilerdeki engeller hakkında Yamtara birkaç soru sorduktan sonra atını mahmuzlamış, deli gibi at teperek yıllardır özentisini çektiği koşuya yanık ruhunu kandırmak istermiş gibi koşturmuş, koşturmuştu. Şimdi ise her gün yanında yedi sekiz çocuk olduğu halde kırlara, bayırlara çıkıyor, kılıç, ok, güreş, at talimleriyle akşamı ediyordu.
Bögü Alp çocuklarını analarının yanına gönderdikten sonra düşünceye daldı. Onun her zaman caymadan bıkmadan düşündüğü şey, Kıraç Atanın unutulmaz sözleriydi. Bu sözler Bögü Alpın beynine sanki işlenmiş gibiydi:
- Büyük günler geliyor... Kıtlık olunca ay parçalanacak... Kara Kağanı öldürmiyeceksin... Onu tasa öldürecek... Bir ulu şehirde toplanmış kırk er görüyorum... Aralarında sen de varsın... Yağmur yağıyor.... Irmağın kıyısında dövüşüyorsunuz... Budun kurtuluyor.... Adınız unutulmıyacak... 1300 yıllık ölümden sonra dirileceksiniz... acunun batımına dek adınız gönüllerde kalacak...
Kıraç Atanın dediği gibi büyük günler gelmiş, kıtlık olmuş, ay parçalanmıştı. O, Türk budununun kurtulacağını da söylemişti. Bögü Alp beş yıldır bu umutla tutsaklığa katlanıyordu. Yoksa Çin kağanının özel çerisinde subaylık değil, kendisine Çin tarkanlığını verseler bile tutsaklığa dayanamazdı.
Bögü Alp derin derin dalmıştı. İçeriye Yumrunun girmesiyle uyandı. Onu yine at uşağı olarak almıştı. Yumrunun yüzünde, her zaman görülmiyen bunlu bir düşüncenin izleri vardı. Üzüntülü bir sesle:
- Bögü Alp! Kara Kağan Uçmağa vardı dedi.
Bu sözler kendisine yine Kıraç Atayı hatırlamıştı. Kocamış kam:
- Kara Kağanı öldürmiyeceksin... Onu tasa öldürecek dememiş miydi? İşte dediklerinden biri daha çıkıyordu. Kara Kağan dört yıl tutsak yaşanıp bunaldıktan yiyip içmeden kesilip benzi solduktan, Çin kağanının kendisine verdiği rütbeler bile gücüne gidip utanç duyduktan sonra artı yeryüzünde yaşıyamamış, ölmüştü...
Yumru:
- Kür Şad seni bekliyor diye sözlerini tamamladı.
Bögü alp; Kür Şadı durgun, Işbara Hanla Uluğ Tarkanı üzüntülü buldu. Kür Şada eçesinin, Işbara Hana da yakın akrabası olan kağanın ölümünden dolayı başsağlığında bulundu. Kısa bir görüşmeden sonra yuğ töreninin nasıl yapılacağını kararlaştırdılar.
***
Binlerce Türkün hazır bulunduğu yuğ töreninden sonra Kara Kağanın cesedi yakılarak külleri Pa ırmağının doğusuna gömüldü. Türklerin çoğu kağana kırgın, kızgın veya güceniktiler. Böyle olduğu halde gözleri yaşlıydı. Gök Türk kağanının tutsak olarak ölmesi ağırlarına gitmişti. O gün o kadar duygulu idiler ki Kür Şad veya Işbara Han çıkıp da kendilerine haydi dese, sonunu düşünmeden hep birlikte Çinlilere saldırabilirdi.
Yamtar kendinde bir kırıklık duyduğu için birkaç gün evinden çıkmamıştı. Gök Börü de çocuklara birkaç gün talim yaptırmamış, Kara Kağan çağında yapılan savaşları, olan kıtlıkları, Sançarın ölümünü ve nihayet kendi gözlerinin nasıl kör olduğunu anlatmış, kendi oğlu Sungur, Yamtarın oğlu Göktaş, Üçoğulun oğulları Karabudakla Kızıl Buka, Sülemişin oğlu Barmaklak, Çin seddinde ölen Arık Bukanın oğlu Çıgay Börü, Uygur Alkanın oğlu Tanrıvermiş bu anlatılanları göz kırpmadan, soluk almadan dinlemişlerdi. Bir gün Yamtar kırıklığının geçtiğini görerek evden çıkmıştı. Gök Börü de öğrencileriyle birlikte kırlara gitmeğe hazırlanıyordu. Arkadaşları Üçoğul çıkageldi. Bakışları bir tuhaftı, Yamtarla Gök Börüye:
- Ne yapıyorsunuz? diye sordu.
Onların dünyaya aldırış etmiyen bir durumla her zamanki işlerine başlamak üzere olduklarını görünce:
- Olan işlerden haberiniz yok mu? Dedi.
Ne Yamtarın, ne de Gök Börünün bir şeyden haberi yoktu. Üçoğul büsbütün tuhaflaşmıştı:
- Bu Siganfu da amma tuhaf yer. Bir haber, şehrin bir ucundan öbür ucuna iki günde gitmiyor. İki gün önce Uluğ Tarkanın kendisini öldürdüğünü işitmediniz mi?
İki anda şaşırıp duraksadılar. Yamtar kekeledi:
- İşitmedik. Tarkan kendisini niçin öldürdü?
- Kara Kağanın ölümünden sonra yaşamak istemediği için.
Ortalıkta derin bir sessizlik oldu. Bu sessizliğin ortasına Üçoğulun sözleri bir kor parçası gibi düştü:
- Öyleyse bugün de Işbara Hanın kendisini öldürdüğünü bilmiyorsunuz...
Üçoğul bunu söylerken sesinde bir hıçkırık titremişti. Birden ona sayacak kadar zaman geçti mi, geçmedi mi, bu pek belli değildi. Bir anda üç büyükle yedi küçüğün börklerini atıp ağlaştıkları görüldü. Küçükler hıçkırıp bağırıyorlardı. Yamtarla Üçoğulun gözlerinden yaşlar boşanıyordu. Gök Börünün yüzü kızarmış, başını göğe kaldırmıştı. Bu büyük yas arasında, kaskatı bir sesle:
-
Işbara Hanın ölümüne
ağlamak için gözlerim olmasını isterdim dedi.
Sonraki Bölüm >>>