|
BU NASIL MİLLÎ İRADE? |
Ulu Önder Mustafa Kemal, çürümüş Osmanlı’dan sonra kurduğu yeni Türkiye
Cumhuriyeti’ni, milletin iradesi egemenliğine dayandırmıştı. Çünkü uygar Türk
cumhuriyetinde güç, Osmanlı’da olduğu gibi padişahın değil, artık doğrudan Türk
milletinin elinde bulunmalıydı. Bunu sağlamak için Mustafa Kemal ATATÜRK,
millet meclisi açtı ki burada, milletin seçtiği kimseler yine milleti temsil
edecekti. Gelin şimdi o Meclis’te gerçekten milletin iradesi temsil edilip
edilmediğine bir bakalım…
Türkiye Büyük Millet Meclisi, Türk Milleti’nin her bir bireyinin istek ve
görüşlerini temsil etmekle görevli kimselerin, yani milletvekillerinin bulunduğu
bir yerdir. Burada bulunan milletvekillerinin asli ve tek görevi, vekili
oldukların şehrin her bir bireyiyle tek tek görüşüp, bunların istek ve
taleplerini Meclis’e taşımak, diğer şehirlerin vekilleriyle görüşüp istişare
ederek ülke genelinde vatandaşların taleplerini değerlendirip çözüm üreterek,
hükümeti bu çözümü uygulamaya sevk etmektir.
Ama bizim ülkede bu galiba biraz değişik oluyor. Milletvekillerini, yani
milletin vekili olması gereken kişileri millet değil, iktidar olacak partinin
genel başkanı seçiyor. Pek çok, hatta pek çok değil şehirlerimizin tümü,
kendi vekilini tanımıyordur. Çünkü seçim zamanı hiç kimse gidip, “yahu beni kim
temsil edecekmiş, bir yol bakalım bakalım” deme gereği duymuyor. Bunu demek
yerine, götürüp oyunu partiye veriyor. Yani kendisini temsil etme sorumluluğunu
kime yüklediğinden bile haberi olmuyor. Tabi siyasi partiler, bunu çok iyi
kullanıyor. İşte demokraside diktatörlük, bu şekilde kuruluyor.
En büyük gücün millet iradesi olduğu bir ülkede, milletin vekilleri
kesinlikle milletin istekleri dışında bir iş yapamazlar. Ama millet sorup
sorgulamazsa bal gibi yapıyorlar. Normal işleyişe göre Meclis, bir yasa
çıkartacağı zaman, bütün milletvekilleri, vekili oldukları şehre gidip vekili
olduğu insanlarla görüşmeli ve Meclis’e gelip vekili olduğu vatandaşlarının
bahse konu yasa hakkındaki düşüncelerini açıklayarak, ona göre yasaya destek
vermeli veya karşı çıkmalıdır. Peki bizim ülkemizde bu iş böyle mi yürüyor?
Bence hayır! Bizim ülkemizde bu iş, parti genel başkanlarının direktifleriyle
oluyor. Çıkacak bir yasa hakkında parti genel başkanı, kendi (milletin değil)
milletvekillerini talimatlandırıp, aday yasanın lehinde ya da aleyhinde oy
kullanmaya sevk ediyor ve vekiller de seve seve bu işi yapıyorlar.
Peki nerede kaldı millet egemenliğine dayalı yönetim sistemi? Duman oldu gitti.
Çünkü bütün iş yine bir kişinin, parti genel başkanının kararında noktalandı.
Şu son günlerin en çalkantılı konularından biri olan Sosyal Güvenlik Yasası
bugün Cumhurbaşkanı tarafından onaylandı. Sendikaların bin bir protestolarla
karşı çıktığı, ailelerin çocuklarını bir an önce sigortalatmak için kuyruklara
girdiği bu yasayı onaylamak için hangi milletvekili gelip sizin görüşünüzü aldı?
Henüz ne bu yasada, ne de çıkacak olan başka bir yasada benim görüşümü alan bir
milletvekili olmadı. Peki sizce bu durumda, ülkeyi idare eden milletin iradesi
mi, yoksa siyasi partiler mi? Başınızı ellerinizin arasına alıp bu soruya bir
cevap verin bakalım, ulaştığınız sonuç ne olacak?
Hakim olanın milli irade değil, siyasi parti olduğu ülkemizde, ne yazık ki
vatandaşlara her türlü saygısızlık yapılabiliyor. Vatandaşların oyuyla ülke
yönetimine gelenler, yine dönüp vatandaşa hakaret edebiliyor. Eğer gerçekten
milletin iradesinin hakim olduğu bir yönetime sahip olsaydık, hiç kimse
vatandaşa hakaret edemezdi. Fakat milli iradeye değil, parti genel
başkanlarının inisiyatifine bağlı olarak idare olunduğumuz için, vatandaşların
hiçbir fonksiyonu yoktur. Nasıl olsa vatandaşın bir şeyi istemesi ya da
istememesi önemli değildir. Önemli olan milletvekilleridir ve ne de olsa
vatandaş o milletvekillerini hiç tanımadığı hâlde götürüp reyini vermektedir.
Geçenlerde basında çokça konuşulan bir söz atıldı ortaya. Mankenin biri çıkıp
“çobanın oyuyla benim oyum bir olamaz” dedi. Bu mankenin çobandan ne kadar çok
eğitimli olduğu tartışılır ama söylediği söz, taşıdığı anlam bakımından
dikkatimi çektiği için bu söze de değinmek istiyorum.
Tarih boyunca her zaman, zeki insanlar üretmiş, üreten insanlar da diğer
insanlara hükmetmiştir. Bu, bugün de değişmeyen ve muhtemelen hiç
değişmeyecek olan bir tarihi, tarihi olmaktan da öte bir doğa kanunudur. Böyle
olduğu için milletçe, yükselmek ve rahat bir yaşam sürmek için eğitimli
olmaya mecburuz. “İnsanlar hak edildiği şekilde yönetilir” demişler. Bu
demektir ki zeki, ileri görüşlü ve ülkesini milletini seven insanlar
tarafından yönetilmek istiyorsak, bizler de bu özellikleri taşımalıyız.
Şimdi gelelim az önceki söze; biz ona çoban demeyelim de, doktorasını verip
profesörlük için uğraşan bir kişi ile, okuma yazma bilmeyen ve ömrü boyunca
yaşadığı yer dışında bir yer görmemiş birisinin hayata bakışını karşılaştıralım.
Türk olmak şartıyla okuyan, eğitimini en iyi bir şekilde tamamlayan bir kişi,
elbette hayatı boyunca köyünden dışarı çıkmamış kimselerden daha zeki ve bilgili
olacaktır. Eğer bu ikisi size tavsiyede bulunacak olsa, galiba ilkinin
tavsiyelerini dikkate alırsınız. Bunun, diğerini dışlamakla ilgisi yoktur. Fakat
yaşam öyle bir şeydir ki; güçlülere en güzel nimetlerini sunuyor, güçsüzlere
ise haklı dahi olsalar vuruyor. Bizler de milletçe, mutlu yaşamak için güçlü
olmak, güçlü olmak için de aydın, çağdaş ve uygar kafalara sahip olmalıyız.
Bu çerçevede, elbette düşünen ve üreten beyinlerle hiçbir araştırma yapmadığı
hâlde seçim zamanı üç beş ekmek ya da kömür ile oyunu satan kişileri birbirinden
iyi ayırt etmek zorundayız. Çünkü memleket için neyin hayırlı, neyin zararlı
olacağını kimin daha iyi ve doğru tetkik edeceği aşikârdır.
Okuma – yazma bilmeyen, kafasında sadece, hakikat diye inandığı çocukluğundan
beri aşılanmış uydurma senaryolar olan, gerçek hayatla ilişkisi bulunmayan ve
kafasına işlenen o dogmaları, bilimsel gerçeklerin tümünden daha üstün gören bir
zihniyetin oyuyla seçilen ve bunlardan bir farkı bulunmayan milletvekilleri,
nasıl olur da çağdaş ve uygar beyinli Türk insanlarını temsil edebilir?
Bunun ne derece haksız bir durum olduğunu anlamak sanıyorum vicdanen düşününce
çok da zor bir iş değildir.
Doğa kesinlikle boşluk kabul etmez. Eğer bir yerlerde bir boşluk varsa,
hele ki bu boşluk bir otorite boşluğuysa bunu derhal doldururlar. İşte bugün
de ülkemizde, millet kendi egemenliğine sahip çıkmadığı için parti genel
başkanları bu boşluğu büyük bir mutlulukla dolduruyor. Öyle seçimden seçime
gidip sandıkta oy vermekle egemenliğe sahip çıkılmaz. Çıkılmadığı için zaten
bugün bu durumdayız. Siyasi partiler millete yaranmak için çalışacağına,
milletin fertleri siyasi partilere yaranmaya uğraşıyor.
Bugün iktidar partisi olan AKP, hangi işini millete sorarak yapıyor?
Türkiye’de, AKP’nin destek vermediği bir yasa çıkmıyor, karşı olduğu bir yasa da
yürürlüğe giremiyor. Sizce sadece bu bile, ülkede bir AKP diktatörlüğünün
kurulduğunu göstermiyor mu? Benim bildiğim bu iş, padişahlık sisteminde oluyor.
Fakat ne yazık ki şimdi de durum böyle. AKP ve onun başındaki malûm adam,
Türkiye’nin padişahı durumunda. Bunların karşı çıktığı bir şey, millet
istese bile olmuyor. İstedikleri şey de millet tarafından kesinlikle karşı
çıkılsa da hayata geçiyor. O hâlde ortada bir diktatörlük, bir monarşi vardır.
Hâl böyleyken bunun aksini kimse iddia ve ispat edemez. Kim çıkıp “benim vekilim
ta Ankara’dan gelip falanca konu hakkında benim görüşümü aldı” diyebilir? Bunu
diyen bir kişiye rastlamadım. Bundan sonra da rastlayabileceğimi hiç sanmıyorum.
Artık Osmanlı psikolojisinden kurtulmak lâzımdır. Artık padişah yoktur.
Baştaki kelli felli efendiler, çiftçiye “ananı da al git” diyen beyler, bizim,
yani milletin sayesinde orada oturabiliyorlar. Artık bunun farkına varmanın
çağıdır. Eğer tez elden bunun farkına varmazsak, iş daha kötüye gidecektir.
Eğer egemenlik milletin elindeyse, millet bu egemenlik gücünü kullanmalı,
istemediği işlere karşı direnmelidir. Sessiz olana herkes bir tekme vurur. Fakat
haksızlığın temel sebebi az önce de belirttiğimiz gibi, üç torba kömür ve iki
dilim ekmekle alınan oylar sayesinde iktidar olanların, koca Türkiye’yi idare
etmeleridir.
Ama yüce Türk Milleti’nin, kendi içindeki hainleri temizleyip varlığının ve
gücünün farkına vararak, bu kötü gidişten kurtulacağına olan inancımızı
kaybetmemiz de mümkün değildir.
Tanrı’dan, bu kurtuluşu bir an önce sağlamasını diliyorum.
Buğra Şad
8 Mayıs 2008