ÇALINAN YAŞAMLAR


Günümüzün büyüyen bir sorunu; gasp, hırsızlık, kapkaç… Özellikle büyük şehirlerde her geçen gün daha bir organize hale gelen, terör haline dönüşen bir yara… Organize kürt çetelerinin gerçekleştirdiği bu olaylar bugüne kadar kaç canı yaktı, kaç cana kıydı. Yasal boşluklardan, yetkililerin duyarsızlığından yararlanan çeteler her geçen gün daha bir aymazlaşıyor, daha bir acımasızlaşıyor. İstedik ki, bu olaylara dikkat çekelim, akıllarda kalıcı olması nedeniyle bu olayları kaleme aldığımız bir hikayeyle anlatalım. Birazdan okuyacağınız hikaye Kağan’ın hikayesi… Gazetelerde okuduğunuz, haber programlarında izlediğiniz, üzüldüğünüz, bir süre sonra unuttuğunuz “kürt çetelerinin mağduru Kağan”. Bu hikayeyi okurken o resimlerin, görüntülerin ete, kemiğe büründüğünü hissedeceksiniz. Belki Kağan sizin evladınız… Onun yaşadıkları sizin de başınıza gelebilir. Yetkililerin duyarsızlığına bir kere daha lanet okuyor, sizi hikayeyle baş başa bırakıyorum.

***

Sabah olmuş, gece yatmadan önce ayarladığı saatin alarmı çalmaya başlamıştı. Önce eliyle saati aradı, rahatsız eden sesiyle saat, yatağın hemen yanı başında duruyordu. “Düğmesi neredeydi bunun?” diye kendi kendine söylendi. Saatin susmasıyla birlikte yataktan fırlaması bir oldu. Sabahları yatakta oyalanmayı pek sevmiyordu. Bugün biraz soğuk muydu ne? Pencereye yöneldi. Günün ilk ışıkları içeri sızıyordu. Kuş seslerini dinledi önce, şehir sessizdi. Ne de çok seviyordu bu mevsimi… Diğer mevsimlerin de kendilerine göre bir güzelliği vardı ama, ilkbahar başkaydı.

Odanın içinde gezinirken duvarda yapışılı kağıt dikkatini çekti, dün akşam yapıştırmıştı. Kağıtta “Unutma!” yazılıydı. “Unutma! 10 Nisan” Bugün 10 Nisan’dı. Anneciğinin doğum günüydü. Uzun zamandır güzel bir hediye almak için para biriktiriyordu. Daha hediye almamıştı ama, güzel bir tesadüf okul bugün tatildi. Zaten erken kalkmasının nedeni de buydu. Erkenden evden çıkıp uygun bir hediye bakacaktı. Değerli, güzel bir hediye almalıydı, bir de pasta almalıydı. Bunları düşünürken gözü babasının resminin bulunduğu çerçeveye ilişti. Babası yaklaşık üç sene önce hayatını kaybetmişti. Babası öldüğünde kendisi 12 yaşındaydı. Annesinin ve ablasının döktüğü gözyaşları geldi aklına… Kendisi ağlamamıştı. O günlerde babasının bir gün çıkıp geleceğini düşünüyordu. Ölemezdi o… Şimdilerde ise çok özlüyordu onu… “Kahpeler” dedi dişini sıkarak… Babası, parasını çalmak isteyen şehir eşkıyalarının kurbanı olmuştu. Arabasından indirmiş, demir sopalarla dövmüşlerdi. Uzun müddet hastanede yoğun bakımda yattı, sonra “Öldü” dediler. “Başınız sağolsun” dediler, ne kolay söylediler… Daha sonra birinin Diyarbakırlı, diğerinin Hakkarili olduğu söylenen iki kişi yakalanmıştı. Gazetede resimlerini görmüştü, ikisi de maymuna benziyordu. Kimdi bunlar, babasını neden öldürmüşlerdi? Yakınları bu hırsızların kürt olduğunu söylüyordu... Daha önce de duymuştu bunları… Çok küçük yaşlardan beri hayali asker olmaktı. Askerleri çok severdi. Sevdiği askerleri öldüren de bunlar değil miydi? Babasını öldürenler, topluma yeniden kazandırma nutuklarıyla çıkarılan “af yasası”yla serbest kalmışlardı. Kim bilir bunlar daha kaç kişinin canını yakacaklardı? O günleri hatırlamış, öfkesi tazelenmişti.

Babası ölünce ekonomik sıkıntılar yaşamışlardı. Bir süre sonra annesi eski işine geri dönmüş, kendileri ile daha bir ilgilenir olmuştu. Annesi öğretmendi. Yoksa mümkün müydü, babalarının yokluğunda yaşamaları… Ablası da geçen sene üniversiteyi kazanmıştı, başka bir şehirde okuyordu. Abla, kardeş bugüne kadar annelerini hiç üzmemişlerdi. Onun fedakarlığını, kendileri için çırpındığını, babalarının yokluğunu belli etmemeye çalıştığını biliyor, üzmemeye çalışıyorlardı. Onun için derslerine iyi çalışmışlar, okulda başarılı olmuşlardı.

İşte bugün 10 Nisan’dı. İlk kez değerli bir hediye alıp anneciğine babasının yokluğunu bir kez olsun hissettirmemek istiyordu. Babasının bu tür günleri hiç unutmadığını, çok güzel hediyeler aldığını hatırladı. Zaten annesi de hep o günleri anlatırdı uzun uzun…

Odadan çıktı, banyoya yöneldi. Banyonun ışığını açtı, lavaboda elini, yüzünü yıkadı. Mutfaktan sesler geliyordu, bu kez mutfağa yöneldi. Annesi de kendisi gibi erken uyanmış, kahvaltı hazırlıyordu. “Günaydın anneciğim” “Günaydın oğlum, bugün erken kalkmışsın. Okul tatil olduğu için bugün biraz daha geç kalkarsın diye düşünmüştüm” “İşim var bugün, erken çıkacağım” “Hayırdır Kağan ne işin var?” “Bir şey yok anne.. Arkadaşlarla buluşup bir yerlere gideceğiz.” Annesi Kağan’ın arkadaşlarını tanıyor, her birine en az oğlu kadar güveniyordu. Neşe içinde kahvaltılarını yaptılar. Dün ablası aramış, selam söylemiş. Kağan bu habere çok sevindi. Kahvaltısını yaptıktan sonra bir süre televizyon izledi. Saate baktı, hazırlanmalıydı. Elbiselerini giydi. Dolaptaki kutunun içindeki hediye almak için biriktirdiği paraları cüzdanına koydu. Annesi bu konuda çok titizlenir, oğlunun yanında çok para taşımamasını isterdi. Ama bugün farklıydı. Ayakkabılarını giyerken annesinin içerden sesi duyuldu. “Kağan, geç kalma oğlum tamam mı?” “Tamam anne, geç kalmam”

Koşar adım çıktı apartmandan… Daha ne alacağını bile düşünmemişti. Önce arkadaşları ile buluştu. Pasta siparişi verdiler, akşam gelip alacağını söyledi. Bir süre bir yerlerde oturduktan sonra Kağan, annesine hediye alacağını, gitmek zorunda olduğunu söyledi, izin istedi. Arkadaşları birkaç yer tarif etmişti. Önce oralara baktı ama beğenmedi, alacağı daha özel olmalıydı, her zaman saklanılacak, hatırlanacak bir şey… Kendi bildiği bir yer vardı. Oraya gitmeye karar verdi. Nasıl gidecekti? Önce otobüse bindi. Müsait bir yerde indi, yürümeliydi. ‘Şu sokaktan geçersem, daha çabuk giderim’ diye düşündü. Vakitte geç olmuştu, bir an önce hediyeyi, pastayı alıp, eve dönmeliydi. Hızlı adımlarla sokağa daldı. Daha önce hiç görmemişti burayı, ne tenhaydı böyle.. Önce üç gölge gördü. Gölgeler önünde üç kişi olarak belirdi. Kendisinden yaşça biraz büyük üç kişi… “Hey sen” dedi birisi, “Sökül paraları”… Kağan etrafına bakındı, kimsecikler yoktu. Birinin elindeki bıçağı gördü. Kağan babasını düşündü, o da böyle bir olay yaşamış, ölmemiş miydi? Bu üç kişi de kürt’tü işte… Konuşmalarından, tiplerinden belli oluyordu. Hele babası öldükten sonra onlardan hep uzak durmuştu. Ne yapacağını düşündü, sonra annesini, alacağı hediyeyi… Kaçmayı hiç düşünmedi. Babası hep “Cesaret oğlum” derdi, “Cesaret” “Sen TÜRK’sün… Sen istemedikten sonra kimse senden bir şey alamasın” derdi. “Haklısın baba” dedi içinden… Bir anda içinden geçenler dudaklarından alçak bir sesle çıktı, “TÜRK’üm”… Şaşırdı soyguncular… Biri daha da sinirli bir şekilde Kağan’ın yakasına yapıştı. Kağan geri çekilerek kendini kurtardı, bağırdı; “Çek elini pis köpek”. Şaşırdılar… Biri gülerek; “Bir de bize dikleniyor o… ç…” Kağan etrafına tekrar baktı, şimdi balkonlarda insanlar vardı. Görmüyorlar mıydı, neden müdahale etmiyorlardı? “Sadece seyrediyorlar” dedi içinden... Soygunculardan biri elini Kağan’ın ceketinin cebine doğru uzattı. Kağan elini havada yakaladı, var gücüyle onu itti, soyguncu yere düştü. Birinin elinde tuttuğu bıçağı ilk kez yakından gördü. Sonra göğsünde bir acı, ateş hissetti. Bir, iki, üç, dört… Yere yıkıldı. Bağırışlar oluyordu, “Çocuğu bıçakladılar, çocuğu bıçakladılar”. Kaçan, olay yerinden uzaklaşan telaşlı adımlar, gölgeler gördü. Az önceki soyguncular kaçmıştı. Bu kez yanına başkaları gelmişti, bağırıyorlardı. “Ambulans çağırın, polis çağırın” Kağan bir gayret ceketinin cebindeki cüzdanın orada olup olmadığına baktı. Orada duruyordu, alamamışlardı, vermemişti işte… Bir kadın sesi duydu, “Ah yavrum! Niye vermedin ki sanki istediklerini” Şimdi de sirenler duyuyordu. Biri bileğini kavradı. “Çok kan kaybetmiş ama, nabzı atıyor” dedi. Sedyeye yerleştirdiler, ambulansa aldılar. Sanki uçuyorlardı. Kağan bir boşlukta uçtuğunu sanıyordu. Yanı başında babasının olduğunu düşündü… Sonra annesini, ablasını, yakınlarını, arkadaşlarını, okulunu, hayallerini… İçi burkuldu… Artık sesleri duymuyordu. Ambulansta da haykırışlar vardı; “Çabuk olun, ölüyor”. Kağan çoktan ölmüş, Tanrıdağı’na doğru yola çıkmıştı.

Bir gün sonra gazeteler, haber programları Kağan’ın ölümüyle yıkılan üzüntülü ailesinin, arkadaşlarının fotoğrafları, görüntüleri ile doluydu. Babası da aynı şekilde ölmüş diyorlardı, cenazeye çok kişinin katıldığından bahsediyorlardı. Başlıklar, temenniler ortaktı; “KAĞAN’LAR ÖLMESİN… BU TERÖRÜ DURDURUN!”

***

Kağan’lar siz, biz, hepimiziz. Biz de diyoruz, haykırıyoruz, “Kağan’lar ölmesin!”

Saygılar…

Salur Beğ


16 Kasım 2005