YOBAZIN NECEF’İ – MEHMET’İN ÇANAKKALE’Sİ


Türk Devleti’nde yaşayıp Türk düşmanlığı yapmayı alışkanlık hâline getirmiş olan yobazlardan biri geçtiğimiz gün kendince mühim bir açıklamada bulunmuş: “Benim için Necef, Çanakkale’den bin kat fazla faziletlidir!”.. Karşısında birkaç kişi görüp eline de megafon verilince kendini ihtilalci zanneden bu şahsın söyledikleri, yobaz Arapçıların düşünce yapısını açıkça ortaya koymaktadır. Yobaz, yine o alıştığımız konuşma tarzı ve kafa yapısı ile, bildiğimiz yobaz… Değişen tek şey, söylemlerinden sonra kendilerine gelen tepkiler cılız kaldığı için her gün seslerini daha çok yükseltmeleri. Bu memleketin evlâtları millî değerlerine dil uzatanlara gereken tepkiyi vermedikçe böyle söylemlerin artması da normaldir.. Ama biz Türkçüler, “Susturulamayan Türkler” olarak her hâl ve şartta tepkimizi ortaya koymaktan vazgeçmeyeceğiz.

Şimdi, karşılaştırılmaları aslında tamamen gereksiz olan Çanakkale ve Necef arasında, görmeyen gözlere, anlamayan beyinlere hitaben bir mukayesede bulunalım:

Çanakkale, kan ve barutla, bıçak ve süngüyle, mermi ve gülleyle memleketin tepelerine yazılmış bir şiirdir.

Çanakkale, istiklâli için binlerce yıldan beri kan dökmekten çekinmemiş bir milletin yarattığı destandır.

Çanakkale, kırk kişiyle Çin sarayını basan cesur Türk ihtilalcisi Kür Şad’ın torunlarının, kendilerinden daha donanımlı ve güçlü ordulara karşı verdiği amansız mücadelenin adıdır.

Çanakkale, dünyanın dört bir yanından toplanan renk renk, çeşit çeşit işgalcilerin Türk’ün çelikten göğsüne çarpıp düştüğü vatan köşesidir.

Çanakkale, Türk’ün gök kubbesine doğacak olan güneşin ilk ışıklarını saçtığı yerdir.

Kısacası Çanakkale, “şeref” sözcüğünün Türkçe’deki tam karşılığıdır!

Peki ya Necef nedir? Necef’i yaratanlar kimlerdir? Kendi baskıcı yönetimlerinden kurtulmak için elin Amerikalısının ülkelerini işgal etmesine ses çıkarmayan uyuşuk Arap’lar arasındaki ufak bir grubun iş işten geçtikten sonraki cılız ve korkak eylemlerinin bütünüdür Necef! Iraklı direnişçiler denilip yobazlarca övülen topluluk, ancak savunmasız işçileri kaçırıp öldürecek kadar cesarete sahiptir. Korkaktırlar, zavallıdırlar!...

Bir gün önce Saddam’ın elini öperken bir gün sonra Saddam heykelini terlikle dövecek kadar dönek bir toplumun mensupları ile, savaşlardan geriye sağ kalan tek çocuğunu alnından öpüp gururla cepheye gönderen Türk kadının asil soyunun karşılaştırılması bile anlamsızdır.

Ama bütün bunlar ümmetçi yobazlar için hiçbir şey ifade etmez. Dün gerçek yüzlerini gizleyerek Çanakkale’yi Türklerin değil de doğa üstü güçlerin kazandığını imâ eden ümmetçi yobazlar, bugün daha açık sözlü bir şekilde Çanakkale’ye verdikleri –daha doğrusu vermedikleri- değeri gösterdiler. Ümmetçilik dediysek de şuna dikkati çekmekte fayda var ki, bu son söylem ümmetçilikten bile öte bir zihniyetin ürünüdür. Biz ümmetçiliğe düşmanız ve birçok yazımızda bunun nedenlerini anlattık. Ancak Çanakkale’de savaşan Türklerin de Müslüman olarak Hıristiyan batıya karşı savaştığını düşünürsek, Necef’in Çanakkale’den “daha faziletli” sayılmasını yalnızca ümmetçilikle açıklamak mümkün olmamaktadır. Burada açık bir Arap milliyetçiliği vardır. Tıpkı kürt milliyetçisi Said-i Kürdî’nin kendisini gizleyerek İslâmcılık adı altında daha geniş kitlelere ulaşma gayreti göstermesi gibi, günümüzün yobaz Arap milliyetçileri de aynı yolu kullanmaktadırlar.

Yobaz Arapçıların kendilerini güvende hissettiklerinde ne derece sapıtabildiklerine dair bu örneği gördükten sonra düşünüyoruz: Yarın -Tanrı esirgesin- milletimiz daha zor bir durumda kalsa ve yobazların diğer düşmanlarımızdan aldığı destek de buna bağlı olarak artsa, onların bu sapkınlıkları nerelere varabilir? Artık sokaklara dökülüp bağıra bağıra şeriat düzeni isteyeceklerinden şüphemiz yoktur. Bütün arzuları, Arap kültürünün hakim ve esas olduğu, kadın haklarının adı dahi geçmeyen, Türkçe’nin yerini Arapça’nın aldığı bir düzendir. Elbette böyle bir düzeni Türkiye’ye getirmekle, hem cennette türlü nimetlerin ve güzel hurilerin arasındaki yerlerini garantiye almış olacaklar(!) hem de dünyada elde etmek istedikleri mevkilere gelmiş olacaklar! Bu düşüncelerinin bir rüyadan ibaret olduğu muhakkak… Ancak, öyle düşünüyoruz ki onları bu tatlı ve uzun rüyadan uyandırmanın vakti gelmiştir. Bu uyanış, hafif bir seslenişle gerçekleşmezse, sert bir tokatla da gerçekleşebilir. Biz kendilerini bir kez daha uyarmış olalım. Türk’ten tokat yiyen kolay kolay kendine gelemez.

Türk Şad

29 Ağustos 2004