|
CUMHURİYETİ PUSUDA BEKLEYEN NURCULUK |
Ulu Önder Mustafa Kemal, yok
edilmeye çalışılan bir milleti tekrar ayağa kaldırmış ve onu millî bilinçle
yoğurarak Türkiye Cumhuriyeti’ni kurmuştur. Türk Milleti’nin yapısına ve
doğasına en uygun rejimin cumhuriyet olduğunu söylemiş ve bu rejimi Türk
Gençliğine emanet etmiştir. Fakat daha o zamanlarda, Türk Milleti’nin özünü
yansıtan bu rejime muhalif olanlar çıkmış, “sürü burada,
çoban nerede” diyerek cumhuriyeti yıkmaya çalışmışlardır. O zamanlar
Kubilay’ın başını kesen bu cumhuriyet düşmanı şeriatçıların daha neler yaptığını
merak edenler 31 Mart Olayı’nı incelesinler.
Cumhuriyet kurulduktan bu yana, açık ve gizli şekilde cumhuriyeti yıkma çabaları
sürüp gitmektedir. Bu çabalar hiç bitmemiştir, her zaman en büyük tehdit olarak
ülkemizde var olmuştur. Bazen sesleri kesilmiş, gizliden gizliye planlar yaparak
bu düşmanlıklarını sürdürmüşler, bazen de alenen ortaya çıkıp cumhuriyete karşı
olduklarını haykırmış ve cumhuriyeti yıkmak için çalışmışlardır. Cumhuriyetin
ilk kurulduğu yıllarda milleti galeyana getirip hilafet bayrağını açmak, milleti
köle yapmak isteyen, çağdaşlaşmaya karşı alerjisi olan zevatların bugünkü
torunları nurculardır. Nurcular, dedelerinin öğütlerini tutarak, her türlü
üçkâğıtla, takiyeyle, sahtekârlıkla ve yalan – dolanla cumhuriyet ve Atatürk
düşmanlığını beyinlere ve zihinlere yaymaya çabalıyor.
Ne yapmaya çalışıyor bu nurcular? Nurcular; Türk’e ait laik, çağdaş, uygar ve
kutsal Türkiye Cumhuriyetini yıkarak yerine şeriata dayalı bir devlet düzeniyle
yönetilen hilâfet devleti getirmek istiyorlar. İran’da yapılan şeriat devriminin
bir eşini bu kutsal topraklar üzerinde yaparak, Türk Milleti’ni güdülmeye mecbur
bir sürü hâline getirmeyi amaçlıyorlar. 31 Mart’ta attıkları slogan “sürü
burada, çoban nerede” idi. Bugünkü mantıklarında da hiçbir değişiklik yoktur.
Aynı kafayla devam etmektedirler fakat bugün izledikleri yöntemler farklıdır.
Dün silahla, topla, tüfekle cumhuriyeti yıkmak istiyorlardı, bugün devlet
sathına yayılarak, önemli noktaları ele geçirerek bu amaçlarına ulaşmayı
hedefliyorlar.
Nurcuların tarihini ele alırsak, karşımıza çıkan tablo şüphesiz kanımızı
donduracak kadar korkunçtur. İşe, nurcuların peygamberi olan Said-i Kürdi’den
başlamak yerinde olacaktır. Cumhuriyetten sonra, Atatürk’ten korkusundan adını
Sait Nursi olarak değiştiren Said-i Kürdi, Bitlisli bir kürttür. Bütün hayatı
Türklere düşmanlık ederek geçen Said-i Kürdi, cumhuriyete karşı yapılan 31 Mart
ayaklanmasına katılmıştır. Bundan başka, Kurtuluş Savaşı yıllarında, İngilizler
tarafından kurdurulup desteklenen Tealiî İslam Cemiyeti’nin kurucuları arasında
yer almıştır. O Tealiî İslam Cemiyeti, 16 Eylül 1919’da İkdam Gazetesi’nde bir
bildiri yayınladı. Altında, Tealiî İslam Cemiyeti’nin kurucuları arasında olan
Said-i Kürdi’nin de imzasının olduğu bildiri şu şekildeydi:
“Ey
Anadolu’nun masum ve mazlum ahalisi!
Bir zamanlar ne kadar şen ve bahtiyar idiniz. Hemen hepiniz çoluğunuz ve
çocuğunuzun yanında tarlalarınızın, bağlarınızın başucunda çiftinizle,
çubuğunuzla uğraşıp vaktinizi hoşça geçirir idiniz. Bir müddetten beri size ne
oldu? Niçin böyle boynunuz bükük, tıpkı bir yetim gibi mahzun duruyorsunuz.
Acaba şu halin neden ileri geldiğini biliyor musunuz? Bunun için cümlemizin yani
aziz milletimizin ve mukaddes vatanımızın bir vakitten beri başına gelen
belaların esbabını size biraz anlatayım. Selanik dönmeleriyle aslı nesli ve
mezhep ve meşrebi belirsiz ecnası muhtelife türedilerden mürekkep olan bu
cemiyet, istibdadı kaldıracağız, meşrutiyet ve hürriyet getireceğiz, hükümet
ahaliye zulmetmeyecek diye bizi aldattılar. Bu hainler, bu hinoğlu hinler
memleketin başına kendi elleriyle getirdikleri her belada, her muharebede âlemi
ölüme teşvik etmek, halkı kırdırarak kendi canlarını beslemeyi çok iyi
biliyorlardı.
Nitekim bu defa da Anadolu’da Mustafa Kemal ve Kuvay-i Milliye maskaraları
Yunan askerlerinin önünden nâmerdane bir surette kaçarken, zavallı saf ve gafil
ahali ve askerden cem ettikleri kuvvetleri düşmanla harbe tutuşturarak yalanlar
ve hilelerle savuşup kaçtılar.
Biçare millet!
Bu yankesicilerin hilelerini, desiselerini hala tamamen anlayamamıştır. Yazık
bin kere yazık ki, gerek harb içinde, gerek mütarekeden sonra memleket bunların
fitne ve fesadı uğruna milyonlarca evladını telef ediyor da Enver, Cemal,
Mustafa Kemal vesaire beş on eşkıyanın vücudunu ortadan kaldırmak için icab eden
küçük fedakarlığı göze almıyor.
Millet hala kendisini aldatan bu heriflere niçin diyemiyor ki: Ey hainler! Ey
Allah’tan korkmayan ve Peygamberden haya etmeyen mahluklar, muharebe ettiniz
başımızı bin türlü belalara soktunuz, mağlup oldunuz, şimdi niye tekrar, gücünüz
yetmediğini ikrar ve imza ettiğiniz devletleri yeniden kızdırarak üzerimize
husumet ve gazaplarını davet ediyorsunuz?
İngilizleri kızdırdınız, üzerimize Yunanlıları musallat ettiler. Harpte mağlup
olduktan sonra uslu oturmak ve mağlubiyetin neticesine katlanarak telafisini
sabr-u sükun ve akl-u tedbir dairesinde izale etmekten başka çare var mıdır?
Düşünmüyor musunuz ki Yunanlılara fazla zayiat verdirmek bile bundan sonra bizim
için hayırlı ve menfaatli bir şey olmaz. Hem sizler ey yalancı ve deni şâkiler!
Kendinize ne hakla, ne yüzle Kuva-yı Milliye adını veriyorsunuz? Utanmaz
hainler, artık yetişir, yakamızı bırakın. Cenab-ı Hakk’ın gazap ve laneti sizin
üzerinize olsun!
Şimdi sulh imzalandı Kuva-yı Milliye belasının tevlid ettiği mecburiyetle galip
devletlere karşı yeniden taahhüt altına girdik. Devletler şimdi bize Eğer
Anadolu’da Kuva-yı Milliye isyanını bastırmazsanız İstanbul’u da elinizden
alacağız diyorlar.
Ey Anadolu’nun mazlum ve muhterem ahalisi!
Elinize aldığınız bu fetva-yı şerife göre, bu katil canavarları (Atatürk’ü ve
Kuvvacıları kast ediyor), daha ziyade yaşatmamakla memur ve mükellefsiniz.
Allah’ını, Peygamberini ve padişahını seven bu tarafa gelsin...”
Görüldüğü gibi nurcuların peygamber kabul ettiği, her sözünü şartsız, kuralsız,
düşünmeden ve sorgulamadan kabul ettiği Said-i Kürdi, Kurtuluş Savaşı yıllarında
İngilizlerin emriyle Atatürk’ün ve Kuvay-i Milliye’nin hakkında bol bol kara
propaganda yapıp, kinini ve nefretini kusuyordu. Açık açık yurdumuzu işgal eden
düşmanlara teslim olmamız gerektiğini savunan İngilizlerin kurdurduğu Tealiî
İslam Cemiyeti, yani Said-i Kürdi ve arkadaşları, müridleri olan şeriatçı
kürtlere de Mustafa Kemal’i ortadan kaldırmaları için emir veriyordu.
Bugün değişen ne oldu? Sadece nurcuların hedeflerine ulaşmaktaki seyrettikleri
yol… Bugün hedeflerine, devlet yönetimine sızarak ulaşmayı planlıyorlar. Önemli
noktaların hepsini ele geçirerek, şeriatı devletin içine sızdırmaya
uğraşıyorlar. Bunun için gece – gündüz çalışıp, Hocaefendileri Fethullah’tan
aldıkları talimatları uyguluyorlar. Bu talimatlar öyle korkunç talimatlar oluyor
ki, beyni körpecik olan, pırıl pırıl Türk evlatlarını alarak mankurtlaştırıp,
emirlerindeki birer köle hâline getiriyorlar.
Adına nurculuk denen, resmi ve yasal dayanağı olmayan bu illegal irticai
hareketin bugünkü elebaşısı, Said-i Kürdi’den bayrağı devralarak yürümekte olan
Fethullah Gülen adlı gizli vatan haini ve Amerika ajandır. Türkiye’de bulunduğu
sürece iç içe olmadığı siyasi lider kalmayan Fethullah, sonunda Ecevit ile
birlikte çalışmıştır. Fethullah, 12 Eylül öncesinde komünistlerin önderliğini
yapan Bülent Ecevit ile liseli aşıklar gibi resimler çektirmiş, Ecevit’in
dizinin dibinden ayrılmamıştır. Oysa daha düne kadar komünistlerin önderliğini
yapan kişi de yine aynı Bülent Ecevit’tir. Tabi nurcu müridlere göre bunda bizim
anlayamadığımız çok gizli sırlar vardır. Biz kim oluyoruz ki Hocaefendi(!)’nin
yaptığı işlere akıl erdirebileceğiz? O her şeyin en iyisini bilir. Demek ki
Ecevit’le sarmaş dolaş olmasının da vardır bir kerameti.
Fakat tuhaftır bu
keramet çabuk söndü. Fethullah, hakkında tutuklama kararı çıkınca Ecevit’i
bırakıp kaçtı ve soluğu Amerika’da aldı. Bir de bahane uydurdu; güya ölümcül
hastalığı varmış da, o yüzden Amerika’dan çıkamıyormuş, Amerika’da tedavi
oluyormuş. Eğer bu hastalığı mani olmasa Türkiye’ye gelecekmiş, vatanını çok
özlüyormuş vs. Peki bu hastalık ortaya çıkmak için Fethullah’ın hakkında
Türkiye’de yakalama kararı çıkmasını mı bekliyordu? Bunları, aklı başında her
fert oturup düşünebilir ama nurcular düşünemez…
Nurcuların, her ilde en az 10 - 15 tane öğrenci evleri var. Resmi olarak bir
dernek, teşkilat ya da kuruluş olmayan nurcular, gayri resmi olarak bu evlerde
bir örgüt faaliyeti gösterirler. Evlerinde, öğrencileri bedava beslerler,
okuturlar ve bütün masraflarını karşılarlar. İlk bakışta çok cazip geldiği için
genellikle kırsaldan Büyükşehre gelen, ailesinin maddi durumu kötü olan
öğrenciler bunlara kanıp yanlarına giderler. Öğrencilik hayatları boyunca büyük
kısıtlamalarla bu gayri resmi öğrenci evlerinde kalmalarına müsaade edilir. Bu
evde kaldığı sürece bu öğrencinin okul dışında hiç bir yere gitmesine izin
verilmez, Zaman, Vakit gibi irticacı gazeteler dışında herhangi bir gazete
okuması, sigara içmesi, televizyon izlemesi, müzik dinlemesi, kız arkadaş
edinmesi ve onunla haftasonu sinemaya gitmesi, bir pastanede oturup iki kola
içmesi de hep yasaktır. Bunları yapan öğrenci, her ne olursa olsun direk gayri
resmi olan bu evden atılır ve tek başına bırakılır.
Gelelim okuldan mezun olduktan sonraki duruma; bu evlerden birinde kalıp
okuduktan sonra mezun olan bir kişi, mesleği ile ilgili olarak ve parasal yönden
nurculara destek olmak mecburiyetindedir. Evlerinde okuyan bu kişi hakkında,
ilerde şantaj yapabilecekleri bazı bilgileri alırlar ve mezun olduktan sonra
kendilerine destek vermemesi ve yardım yapmaması durumunda şantaj başlar. Bu
sayede kişi, istese de istemese de onlara destek vermek zorunda kalır. İşte bu
yüzden bunların aralarına bir kere karışan bir daha yakasını kurtaramıyor.
Kafaları kurcalayan bir merak konusu da bu evlerin hangi parayla geçindiğidir.
El alem bir karısını, iki de çocuğunu geçindirecek kadar para bulamıyor,
nurcular Türkiye genelinde binlerce ev besliyorlar. Üstelik öğrenci besliyorlar.
Yani öyle böyle değil, ciddi anlamda masraflı bir iş. Bunca öğrenci ne yiyip
içiyor? O evlerin giderleri, faturaları kim tarafından karşılanıyor? Sadece
Türkiye’de de değil, yurtdışında da çok sayıda evleri ve okulları var
nurcuların. Yurtdışındaki okullar nasıl açıldı? Nasıl işletiliyor? Bütün bunlar
korkunç bir maddi güç ister, hayli yüklü miktarda para ister. Ha deyince
bulunacak parayla bunca iş yapılmaz, bunca ev ve okul açılmaz. Acaba nereden
geliyor bu değirmenin suyu? Bence Amerika’dan geliyor ama bunu bir nurcuya
sorarsak herhalde gökten indiğini söyleyecektir. İnsan bir kere akıl denen
nesneden mahrum kalmayagörsün, nelere inanmaz ki…
Nurcular, yurtdışında açtıkları okullarla övünüp dururlar. Güya Fethullah,
Türkiye’yi temsil etmek için açıyormuş bu Türk(!) Okullarını… Düşünmekten ve
muhakeme etmekten münezzeh insanlar, her işi, her olayı önlerine sunulduğu gibi
kabul ederler. Yorum yapmazlar, neden diye sormazlar. Ama biz böyle yapmıyor,
düşünüyoruz. Ve ulaştığımız sonuç şu:
Amerika, müslümanları avucuna almak ve avucunda tutmak istiyor. Bunu yaparken de
“her tilkiyi kendi bölgesinin tazısıyla avla” mantığıyla ortaya bir adam atıyor.
Bütün dünyadaki müslümanların gözünde, ortaya attığı bu adamı “islam’ın
halifesi” olarak gösteriyor. Böylece Amerika tarafından ortaya atılan bu adamın
her sözü, müslümanlar arasında tartışmasız kabul edilecek. Bu adamın her
söylediğine bütün müslümanlar inanacak ve ona göre hareket edecek. Gerçekten
zekice bir yöntem ama bunu bize değil cahil Arap ve Farslara yutturabilir.
Bütün bunlardan anlaşılıyor ki; Kurtuluş Savaşı yıllarında cumhuriyeti yıkmak
için Atatürk’e ve Kuvay-i Milliye ordusuna karşı çıkıp onları yok etmesi için
müridlerine emir verenler, bugün de ellerini kollarını sallayarak, o
beğenmedikleri ve istemedikleri ülkede yaşıyorlar. Bu ülkenin kurucusu olan
Ulu Önder Mustafa Kemal’e ve bu yolda çarpışan askerlere kin ve nefret kusanlar
hâlâ görev başındalar. İnsanların kalplerinde olan kutsal değerleri, dini,
imanı, inancı, mezhebi alıp kullanarak, kendilerine sermaye yaparak pirim
yapmaya çalışan bu yobazları tarih kesinlikle affetmeyecektir.
Din, insanlığın başlangıcından bu yana vardır. İnsanlar istediği dine
inanabilir, inandığı dinin ibadetini de yapabilir. Buna kimse karışamaz. Fakat
Fethullah ve nur tarikatı gibi insanların kutsal değerlerini sömürerek, bu
değerler üzerinden şahsi menfaat sağlayanların varlığı, laik Türkiye
Cumhuriyeti’nde olmaması gereken şeylerdendir. Dinler, inançlar, mezhepler,
ibadetler vs. insanların kalplerinde kalır. Bunlar dışa vurulduğu ve hele
üzerlerinden çıkar elde edildiği zaman kutsallığını kaybeder ve günlük siyasi
tartışmalardan hiçbir farkı kalmaz. Zaten Amerika’nın tam olarak amaçladığı şey
de budur. Fethullah’ı bütün dünyada “islam’ın halifesi” yapıp, Fethullah
aracılığıyla, Müslümanları ve müslümanlığı tekeline alarak dünyadaki
müslümanların hepsini yönetmek ve yönlendirmek. Tabi bir de Türkiye Cumhuriyeti
Devleti’nin içine süzülerek her yeri ele geçirmek.
Türkiye’de yaptıklarına bakarsak, ne kadar sinsi olduklarını anlamak çok da zor
olmayacaktır. Çocukları alıyorlar, bedava okutuyorlar, daha sonra bu çocukların
geldikleri mevkilerden çıkar elde ediyorlar. Şeriatı işte böyle usulca devletin
içine, hem de en kilit noktalarına sızdırıyorlar. AKP hükümeti iktidar olduktan
sonra yapılan müthiş kadrolaşma hepimizin malumudur. Camideki imamı alıp okula
müdür yapacak kadar esriyenlerin elbette tek amaçları, şeriatı ülke sathına
yaymaktır…
Ülkemizde bunca iş olurken, Fethullah Amerika’daki evinde arkaya yaslanıp
izliyor ve gülüyor. Müridlerinden hiç birisi de “yahu müslümanlık için
çarpışıp onca uğraşan Fethullah, nasıl oluyor da müslümanlığın en büyük düşmanı
olan Amerika’da yaşayabiliyor” diye sormuyor.
Buğra Şad
03 Haziran 2007