|
DEVLET - MİLLET İLİŞKİSİ |
Devlet, milletlerin oluşturmuş olduğu düzenli
ve teşkilatlı topluluklardır. Her milletin kendisine ait bir devleti vardır.
Devlet anlayışı, milletler için çok eski bir adettir. Bilinen ilk çağlarda,
kabile türü devlet yönetimi var olmuş, çağlar ilerledikçe insanlar medenileşmiş
ve insanlarla beraber devlet anlayışı da medenileşmiştir. Devlet anlayışı,
özünde topluma dayanır. İnsanlar, toplum hâlinde yaşamak zorunda olan
canlılardır. Devletin görevi de işte bu toplumu eşit ve adil bir şekilde
yönetmektir.
Her şey gibi zamanlar devlet anlayışında da gelişmeler olmuş, ilerlemekte ve
yenilenmekte sınır tanımayan insan beyni, devlet idaresinde yeni yöntemler
bulmuş, daha sonra bunları hayata geçirerek insan kitlelerini yönetmekte en
verimli hâli yakalamaya çalışmıştır.
Tarihin ilk devletinde yönetim tarzı “tekelci idare” idi. Yani devletin
(dolayısıyla milletin) başında sadece bir tek adam bulunuyordu. Bu adam bütün
ülkenin ve ülkede yaşayan insanların sahibiydi. İstediğini yapabiliyor, istediği
yasayı bir günde çıkartıp, dilediği zaman geri kaldırabiliyordu. Onu
sorgulayacak ve yargılayacak kimse bulunmadığı gibi, söylediklerine karşı
çıkabilecek muhalifler de bulunamıyordu. Yani ülkede yaşayan herkes, devletin
başındaki bu adamı sevmek zorundaydı. Tabi devletin başındaki bu adam hiçbir
yasaya uymak zorunda değildi. Canının istediğini, istediği zaman yapabiliyordu.
Fakat zamanla durum değişti. İnsanlar, o devletin başındaki adamın aslında
ülkede yaşayan diğer insanlardan hiçbir farkının olmadığını gördüler. O hâlde o
devletin başındaki adama, kendilerini yönetme hakkını kim veriyordu? İnsanlara
hükmetme hakkını o devletin tepesinde bulunan ve tek başına koca ülkeyi elinde
çeviren, millet açlıktan kırılırken devletin parasıyla zevk safa süren bu adam
nereden alıyordu? Ya bu zorba adama sessiz kalmak nedendi?
Bu düşünceyle insanlar uyandı. Elbette en büyük güç milletti ve devlet, başta
oturan bir tek kişinin değil, milletin kendi malı olmalıydı. Devletin
zenginliğinin devlet başkanının değil, milletin kullanımında olması gerekiyordu.
Bu düşünceyle yıllar, hatta yüzyıllar boyunca inkılaplar yapıldı, çağlar
kapatılıp çağlar açıldı. Nihayetinde bazı toplumlar medenileşip iradesinin
milletin elinde olduğu devlet kurabilirlerken, bazı toplumlar kafalarını hâlâ
çağlar öncesinde bıraktıkları için tekelci devlet idaresinden kurtulamadılar.
Tekelci devlet idaresinden kurtulamayan ülkeler bugün büyük ülkelerin sömürüsü
altında yaşamaktadırlar.
Yüce Türk Milleti’ni bağımsızlığına kavuşturan, milletin açlıktan ve
yoksulluktan kırılmasına karşın devletin bütün nimetlerinden bedava faydalanan
ve savaş olunca herkesten önce Yunanistan’a kaçan padişah bozuntusunu kovup,
egemenliği millete veren büyük lider Ulu Önder Mustafa Kemal ATATÜRK’e bu
vesileyle bir kez daha ulusça şükranlarımızı sunmaktan mutluluk duyarız.
21. yüzyılda Türk Milleti ve Türk Devleti uygar milletler arasındadır ve
dünyanın sayılı ülkeleri arasındaki yerini almıştır. Bunu elbette, Türk’ün
tarihinde çağ açıp çağ kapatan Ulu Önder Atatürk’e borçluyuz. Büyük Atatürk’ün
kurmuş olduğu cumhuriyet idaresinde, milletin bir efendisi, padişahı, kralı
yoktur. Yani millet, hiç kimsenin emrinde değildir. Bu şekilde millete hükmeden
kimsenin olmadığı, egemenliğin doğrudan milletin elinde bulunduğu yönetim
biçimleri, bütün medeni milletlerin uyguladığı yönetim biçimidir.
Fakat gelin görün ki kafası, “tek hakikat” olarak gördüğü dogmalar yüzünden her
türlü gelişmeye ve yeniliğe kapalı olanların gözünde insanlar, tıpkı az önce
bahsettiğim ilk çağlardaki devlet başkanlarının gözünde olduğu gibi güdülmeye
mecbur koyun sürüsünden ibarettir. Maalesef bu tür kişiler henüz aramızdan
arınmış değildirler. Bu insanlara göre devlet yöneticisi olmak, bir kamu
hizmetini yerine getirmek değildir. Onların kafalarındaki özlem padişahlık
rejimi olduğundan, devlet yönetimi anlayışları da insana kıymet vermeyen,
başkalarını umursamayan ve sadece kendini zenginleştirmeyi ve güçlenmeyi
hedefleyen bir yapıdadır.
İşte bu zihniyete sahip yobaz idareciler yüzünden yıllarca milletin, devlete
olan güveni örselendi. Bunun sebeplerinin uzunca araştırılması gerekse de,
özetle şunu söyleyebiliriz; bu hâlin sebebi, devleti idare edenlerin kendilerini
padişah sanması ve devlet adına hizmet veren görevlilerin gerektiği şekilde
eğitilememesidir. Yöneten insanların eğitimleri, kültür düzeyleri ve düşünce
güçleri her zaman yönetilenden fazla olmalıdır. Aksi takdirde ortaya gülünç bir
hâl çıkıyor ve bu ortaya çıkan hâl, milletin gözünde, devletin çözüm üretemediği
izlenimini ortaya çıkıyor. Unutulmamalıdır ki en büyük bakandan en küçük memura
kadar bütün devlet görevlileri, vatandaşların gözünde devletin bizzat kendisini
temsil etmektedir. Buna göre devlet adına çalışan memurlar, özenle seçilmelidir.
Bugün ülkenin içinde bulunduğu durumu tetkik edip, milletin devlet
yöneticilerine olan güvenine bakmak gerekir. Devleti yönetenler, devlet ile
millet arasındaki köprüdür. Ulu Önder Mustafa Kemal ATATÜRK, egemenliği millete
vermiş ve milletin kendisini yönetmesini sağlayan bir rejim kurmuştur ama bunun
devamlılığını sağlamak, bu rejime inanan idarecilerle mümkündür. Eğer idareciler
rejimin doğruluğuna inanmamışsa, milletin kendisini yönetmesi mümkün olmayacağı
gibi, aksine ülkede yaşayan insanların, adalete ve hak – hukuka olan inancı da
zayıflayacaktır. İşte bu yüzden devleti yönetenlerin rejime (cumhuriyete)
inanmış kimseler olmaları hayati önem taşımaktadır.
Eğer bir ülkede, Başbakan’ın ve Bakanların çocukları, hiçbir iş yapmadıkları
hâlde gemi(cik)ler alabiliyorsa (http://www.internethaber.com/news_detail.php?id=94688),
Cumhurbaşkanı’nın 16 yaşındaki oğlu bir internet sitesi açıp bu site
aracılığıyla ticaret yaparak milyarlar kazanabiliyorsa (http://www.internethaber.com/news_detail.php?id=114737&interstitial=true)
o ülkede vatandaşlar, devlet yöneticilerine güvenmezler. Güvenmelerini de hiç
kimse bekleyemez. Eğer vatandaşlar devleti yönetenlere güvenmezlerse,
kendilerini güvende hissetmezler ve vatanlarına sadık olmazlar.
Ama bunları düşünen kim? Ağalar, sadece kendi çıkarlarını düşünüyorlar ve
kendileri için çabalıyorlar. Toplumu düşünen yok. Millet ile devleti, bir daha
hiç ayrılmamak üzere birbirine sıkıca bağlamayı değil de, gitmeden biraz daha
“yüklenmeyi” düşünenlere, kendi ahbapları ve dostları dahi güvenmez. Nerede
kaldı vatandaşlar güvensin.
Herhangi bir öğretmen, doktor veya avukat olmak için bile en az dört yıl dirsek
çürütüp eğitim almak gerekiyorken, ülkedeki herkesin yöneticisi olmak için neden
hiç eğitim almak gerekmez anlayamıyorum. Devletin ve milletin birbirine
güvenebilmesi için, devleti yönetenlerin dürüst ve samimi olması ve bunu
yaptıklarıyla göstermesi gerekmektedir. Eğer böyle olmazsa, hiç kimse devlet
idarecilerine güvenmez, devlet idarecilerine güvenmeyen insan da ülkesini
sevemez.
İşin özü; vatanını seven bireylerin var olması için, devlet yöneticilerinin
samimi, dürüst ve cumhuriyete bağlı kimseler olması gerekir.
Buğra Şad
15 Mayıs 2008