ERMENİ SORUNU EYLEM PLANI


Şurası muhakkak ki Türkler ve Ermeniler arasında yaklaşık bir asırdır gerek sıcak gerekse soğuk olarak cereyan eden bir savaş yaşanmaktadır. Ve öyle görünmektedir ki bu savaş daha uzun süre de devam edecektir. Esasen bu savaş, Türkiye Cumhuriyeti ile Ermenistan Cumhuriyeti arasında değildir; bu bir Türk-Ermeni savaşıdır. Ermenilerin son yüz yıldır Türkiye, Azerbaycan, Gürcistan ve İran Türklerinin hepsine birden yönelen saldırgan tutumu da bu gerçeği belgelemektedir. Bu savaşın mahiyetini belirleyen muhtelif faktörlere rağmen en karakteristik özelliği, birlikte yaşamış iki halktan birisinin her dönem emperyalist amaçlı destek görmüş olmasıdır.

Günümüzde Türkiye Türklüğü, Türk-Ermeni çatışmasını dünya Türklüğü'ne mâl edememiş; buna mukabil Ermeniler diasporaları, lobileri, Karabağ ve Erivan potansiyalleri ile topyekûn kuvvetlerini harekete geçirebilmişlerdir. Ermeniler, bu topyekûn milli güç hareketlerinde diplomasilerini, askerî kuvvetlerini, propaganda becerilerini, kültürel girişimlerini ve ekonomik kaynaklarını cepheye organize bir biçimde sevk etmişlerdir. Karşılarındaki cephenin ise aynı organizasyon, disiplin ve istikrarı gösterdiğini söylemek oldukça zordur.

Ancak bütün bu kuvvetler içinde propaganda stratejisi, Türk-Ermeni çatışmasında Ermeni tarafına üstünlük sağlayan unsurların başında gelmektedir. Bu strateji, Türk tarafının uluslararası ortamda, daha en başından, ifade ve iddia kabiliyetini son derece sınırlandırmaktadır. Bugün Batı'da soykırım iddiası bilimsel anlamda veri olarak, önkabul olarak ele alınmakta ve Türk tarafının bunun aksini ifade eden söylemine itibar edilmemektedir.

Türkler'in Ermeniler'le yaptıkları mücadelede en büyük eksikliği stratejisiz ve perspektifsiz olmalarıdır. Bugüne kadar Türkler tarafından yapılan çalışmalar, Ermeni iddialarının paralelinde ve gölgesinde cılız birer savunma olmanın ötesine geçememiştir. Şu anlaşılmıştır ki; Ermeni iddiaları çerçevesinde ortaya konan çabalar, Ermeni paradigmasının ifade ettiği söylemin dümen suyundan çıkamamış ve Ermeni söyleminin uluslararası dünyada Ermeniler lehine yarattığı siyasal ve kültürel iktidarın aciz bir mahkumu olmaktan kurtulamamıştır. Türkiye'nin uluslararası ilişkilerde Ermeni sorunu sebebiyle içine düştüğü çıkmaz bir kez daha açıkça ortaya koymuştur ki; bir strateji geliştirilmesi, kaçınılmaz bir ihtiyaç haline gelmiştir. Böyle bir mücadeleyi kazanabilmenin tek yolu, psikolojik çatışmaya iyi hazırlanmak ve söylemde yaratılacak iktidarı karşı tarafa kabul ettirebilmektir.

Sevindirici bir strateji arayışı

Mart ayı içinde AKP ile CHP, asılsız Ermeni iddialarına karşı, uluslararası alanda etkili bir mücadele yürütmek için ortak hareket etme kararı almışlardır. Siyasi kurumlarımızın aslında çok uzun zamandır birlikte hareket etmesi gereken dünya çapındaki böylesi bir iftira kampanyası karşısında, iktidar ile ana muhalefetin bu kararı, Türk kamuoyunda sevinçle karşılanmıştır. 13 Nisan'da TBMM'de konuya ilişkin yapılan genel görüşme de, Türk siyasetinin, Ermeni sorununu artık daha ciddiye alarak bir strateji geliştirme arayışı içinde olduğunu ortaya koymuştur. Yine bu meyanda İngiliz Meclisi'ne, malum ve meşum Mavi Kitap'ın yalanlanmasıyla ilgili bir mektup gönderilmiş olması da, tarihin yalanlardan arındırılması adına sevindirici bir gelişme olmuştur.

Oldukça uzun bir süredir Türk siyasetçileri, aydınları ve kamuoyu içinde, asılsız Ermeni propagandasına karşı mücadele etmenin gereği ve hatta zorunluluğu üzerinde kesin bir kanaat oluşmuştur. Ancak etkili bir mücadele yöntemi bulunamamıştır. Türk siyasetçisi ve aydını, soruna çözüm üretmek noktasında yeterince yaratıcı ve cesur olamamıştır. Bunun sebebi, bizim dahi Ermeni propagandasının etkisinde kalarak Ermeni sorunu olgusunu açıkça tanımlamak konusunda içine düştüğümüz acziyettir. Meclisteki son girişim de, sevindirici bir başlangıç olmasına rağmen yetersizdir. Asılsız Ermeni iddialarıyla mücadele edilmesi konusunda uzlaşılmasına rağmen nasıl bir strateji izleneceği ve bu stratejinin nasıl bir ideolojik zemine oturtulacağı konusunda herkes birbirine bakmakta ve somut bir sonuç ortaya konamamaktadır. Bu yazı, başta iktidar ve ana muhalefet olmak üzere, Türk karar alıcılarına açık bir öneri mektubudur.

Ermeni sorunu, bir siyasi propaganda sorunudur

Kesinlikle tarihi gerçeklerle ilgisi olmayan, tamamen siyasi bir tartışma haline gelen Ermeni sorununa karşı üretilecek çözüm yolları da siyasi olmak zorundadır. Zira ortaya atılan iddiaların gerçek dışı olduğu iddia sahiplerince de gayet iyi bilinmesine rağmen hem Türkiye toprakları üzerinde halen gözü olan Ermeni ırkçıları (ki halen yürürlükte olan Ermenistan Anayasası'nda Türkiye'den "Batı Ermenistan" olarak bahsedilmektedir) hem de Türkiye üzerindeki çıkarlarını gerçekleştirmek için koz arayan Batılı devletler, bile bile bu yalan oyununu sürdürmektedir. Bizde ise halen bilimsel çalışmalarla bu sorunun üstesinden gelinebileceğini zanneden bir zihniyet hakimdir. Bu sebeple propagandamıza bile bilimsel bir üslup damgasını vurmaktadır.

Halbuki propagandanın hedefi, kavramları bir bütün olarak değerlendiren ve ayrıntıları kavrayamayan kitlelerdir. Kitleye hitap ettiği için de, herkesin anlayacağı kadar basit olmalı ve herkesin içselleştireceği kadar uzun süre tekrar edilmelidir. Bilimsel açıklamalar, elbette ki, her ülkenin aydın kesimlerine yapılmaya devam edilecektir. Ancak bilimsellik adına karmaşıklaştırılan propaganda, kitle tarafından anlaşılmayacağı için işlevini de yitirmiş olacaktır. Bunun için de her zaman ve her yerde kolaylıkla kullanılabilecek kısa propagandif formülasyonlar ve sloganlar geliştirilmelidir. Bunu gerçekleştirebilmek için ise, her zaman olduğu gibi tarihi gerçeklerin ışığı altında, fakat tarih biliminin ve diğer sosyal bilimlerin analiz yöntemleri dışında, Ermeni sorunu, bu siyasi propagandaya uygun bir yöntem ve anlayışla izah edilmelidir.

Ermeni sorununu doğru okumak

Bir sorunu çözebilmenin ilk adımı, sorunun varlığına ve gerçekliğine ilişkin tanımlamaların net olarak yapılmasıdır. Ancak her sorunun, objektif varlığından kaynaklanan bir gerçekliği, bir de sübjektif algılamasından kaynaklanan gerçekliği bulunmaktadır. Ermeni sorunu konusunda da durum böyle olup Türkiye her zaman sorunun objektif gerçekliğine dayalı bir tutum sergilemiştir. Sorunun bu boyutu, tarih biliminin konusudur. Halbuki Ermeni ırkçıları devamlı surette kendi sübjektif algılamalarını dünya kamuoyuna propaganda ederek sorunun objektif gerçekliğini çarpıtmaktadır. Bu noktada Türkiye'ye düşen biraz da kendi sübjektif algılamasını dünyaya anlatmasıdır.

Dolayısıyla her şeyden önce Ermeni sorununun, Türk milleti ve devleti için ne ifade ettiği açıkça ortaya konmalıdır. Bugün gerek dünyada gerekse Türkiye'de Ermeni sorunu, Ermeni tezi ve propagandasının paralelinde ele alınmaktadır. Ermeni sorununun, mecburi iskan uygulaması ve bu uygulama sırasında meydana gelen ölümler olduğu ifade edilmektedir. Bu yorum, Ermeni ırkçılarının bakış açısını yansıtmaktadır. Halbuki bizim için Ermeni sorunu bu değildir. Sorunu bu çerçevede ele almak, bizi ve dünya kamuoyunu, Ermeni tezinin mantığı içine çekmektedir. Türkiye bir an evvel kendisini, mecburi iskan uygulamasının masumiyetini ve bu kapsamda meydana gelen ölümlerin kasıtsız olduğunu ispatlamaya endekslemeyi terk etmelidir. Çünkü mecburi iskan uygulaması, bizim açımızdan, Ermeni sorununun kendisi değil çözümü olmuştur. Bizim için Ermeni sorunu, Ermeni ulus-devleti inşası adına insafsızca katledilen 1,5 milyon Türk'tür. Şehit edilen başbakanımız, bakanımız ve diplomatlarımızdır. Ölüm kalım savaşımız sırasında uğradığımız ihanettir. Türk toprağında ve Türk milletini katlederek kendisine devlet kurmaya çalışan bir topluluktan da bu ihanet ve isyan sırasında ve sonrasında ölenler olmuşsa bunun da sorumluluğu, isyan çıkararak masum insanları ölüme sürükleyenlerdedir.

İsyana kalkışanlar, yenilginin sorumluluğunu omuzlamakla da yükümlüdür. Eline silah almak ve meydan okumak, vicdani sorumluluk gerektiren bir eylemdir. Silah kuşanıp meydan okuyanlar, mücadelenin sonuçlarından kaynaklanan sorumlulukları da taşımaya hazırlar, demektir. Başkalarını öldürmek amacıyla silahlananlar, mücadeleyi kaybettiklerinde dünyanın karşısına geçip "beni cezalandırdılar" diye ağlayıp sızlanma hakkına da sahip değildir. İnsanlık tarihi daha önce böyle bir haysiyetsizlik kaydetmemiştir. Üstelik verilen mecburi iskan cezası, işlenen, "savaş sırasında vatana toplu ihanet" suçuyla bağdaşmayacak derecede hafiftir.

Dolayısıyla Türkiye, Ermeni sorununu, Ermeni bakış açısıyla değil, kendi bakış açısıyla ortaya koyan tezini dünya kamuoyuna derhal propaganda etmeye başlamalıdır. Aynı zamanda, "savaş sırasında vatana ihanet" suçuyla ilgili dünya kamuoyunun ne düşündüğünü de ortaya çıkarmalıdır. Dünya kamuoyuna propaganda yapılırken, Türkiye'nin, Ermeni sorunu anlayışı şu şekilde ortaya konmalıdır:

19. yüzyılın ikinci yarısından itibaren milliyetçilik akımlarına ve emperyalizmin kışkırtmalarına kapılan Ermeni toplumu, kesin şekilde azınlıkta olduğu Doğu Anadolu'da bir Ermeni ulus-devleti inşası arayışına girmiştir. Etnik olarak çoğunlukta bulunmak, ulus-devlet kurmanın ön şartı olduğundan, bir bölgede azınlık olan bir toplumun o bölgede ulus-devlet kurmasının iki yolu bulunmaktadır. Bunlardan birincisi doğal yollarla nüfusunu arttırarak çoğunluğa geçmek, ikincisi çoğunluktaki toplumu imha ederek çoğunluğa geçmektir. Birinci yolun imkansızlığını idrak eden Ermeni ırkçıları, hiç tereddüt etmeden ikinci yola tevessül etmişlerdir. Batılı ülkeler ve Rusya'dan temin ettikleri silahlarla Doğu Anadolu'da Türk soykırımına başlayan Ermeni teröristler, Birinci Dünya Savaşı'na kadar 1,5 milyon Türk'ü, Ermeni ulus-devletinin kuruluşu adına katletmişlerdir. Birinci Dünya Savaşı'na gelindiğinde ise artık Türk nüfusunun iyice kırıldığı ve bölgenin bir Ermeni ulus-devletine hazır hale! getirildiği düşüncesiyle toplu, sistemli ve silahlı bir ayaklanma başlatılmıştır. Türk ordusu arkadan vurulmuş, cephe gerisindeki savunmasız şehir ve köyler, etnik temizliğe tabi tutulmuştur. Ermeni halkının ciddi bir bölümü isyana katılarak veya isyancılara destek vererek, vatandaşlık bağıyla bağlı olduğu devletine, o devletin ölüm kalım savaşı sırasında kitle halinde ihanet etmiştir. Nitekim Türkiye'nin savaşı kaybetmesinde, Ermeni ayaklanması önemli bir faktör olmuştur. Dolayısıyla Ermenilerin vatanlarına ihanetleri; Doğu Anadolu'da Türk nüfusunun maruz kaldığı soykırımın, Türk vatanının emperyalistler tarafından işgal edilmesinin, Türk milletinin yıllarca çektiği cehennem azabının, Sakarya'da, Dumlupınar'da ve nice yerlerde verilen sayısız şehitlerimizin kanını ve vebalini taşımaktadır. Vatana ihanet, hele savaş sırasında ihanet, hiçbir devletin ve milletin kabul etmeyeceği ve cezasız bırakmayacağı kadar ağır ve insanlık haysiyeti bakımından da en küçültücü ve aşağılık! suçtur. Dönemin bütün hukuk sistemlerinde vatana ihanetin cezası ölümdür. Eğer Ermeni ırkçıları ve onlara uyan Ermeni halkı, bu suçu, kendilerini kışkırtan Batılı ülkelere veya Rusya'ya karşı işlemiş olsalardı, bugün ileri sürdükleri soykırım iddiası muhakkak ki gerçek
olurdu. Buna rağmen Türk devleti, yalnızca mecburi iskanla -hatta Ermenilerin mal varlıkları da güvence altına alınarak- yetinmiştir. Vatana ihanet eden teröristlere hak ettikleri ağır cezayı, lüzumsuz bir insanlık örneği göstererek vermemiştir. Evet Türk devleti, Ermeni sorununda suçludur. Fakat, akıtılan Türk kanının hesabını hakkıyla sormadığı için suçludur.

Nitekim hem kendi suçluluklarının hem de Türk devletinin alicenaplığının idrakinde olan o dönem Ermenilerinden mecburi iskanı yaşayanlardan hiçbiri Osmanlı Devleti'nden şikayetçi olmamış ve hiçbir talep ve iddia ileri sürmemiştir. Bugün dünya gündemine getirilen Ermeni iddiaları 1960'larda başlamış olup mecburi iskanı yaşayanlardan değil, onların bu uygulamayı yaşamayan torunlarından kaynaklanmıştır. Bu durumun, biri psikolojik biri maddi biri de politik üç sebebi bulunmaktadır. İlk olarak, dünyanın çeşitli yerlerinde yaşayan, aralarında güçlü bağlar bulunmayan ve bulundukları Hıristiyan ülkelerde hızla erimeye başlayan Ermeni topluluklarının kültürel asimilasyonunu önlemek adına birleştirici bir bağ icat edilmek istenmiş ve bunun için soykırım yalanı uydurulmuştur. Birlikte acı çekmiş olma yalanının birleştirici gücü, itiraf edilmelidir ki başarılı olmuştur. Bir toplumu birleştirmek adına başka bir topluma iftira edilmesinin ahlaki yönü üzerinde ise hiç durulmamıştır. İkincisi ve belki de daha önemlisi, Yahudilerin İkinci Dünya Savaşı'nda uğramış oldukları soykırımdan, siyasi ve ekonomik olarak son derece yararlanmış olmaları, çeşitli Ermeni çevrelerinde de, benzer bir durum icat ederek büyük çıkarlar elde edilebileceği düşüncesini uyandırmıştır. Üçüncüsü, Türkiye'ye karşı daimi olarak kullanılabilecek bir baskı aracı yaratmak isteyen Batılı ülkelerin çabalarıdır. Nitekim yalnızca ABD ile olan ilişkilerimizde yılda ortalama 4-5 defa sözde soykırım konusu gündeme getirilerek Türkiye'ye şantaj yapılmakta ve "soykırım" kelimesi kullanılmaması karşılığında Türkiye'den büyük tavizler koparılmaktadır. AB ile olan ilişkilerdeki durum da herkesin malumudur. Türkiye'nin üyeliğini istemeyen AB ülkeleri, Türkiye'nin objektif her kriteri yerine getirmesiyle bahanesiz kalmışlardır. Bu yüzden de Türkiye'nin üyeliğini engellemek için sözde Ermeni soykırımı yalanına sarılmaktadırlar. Dolayısıyla insanlık tarihinin en büyük iftirası olan Ermeni soykırımı yalanı, bu üç faktörün etkisiyle ortaya çıkarılmıştır. Günümüzde bu üç sebebe bir tane daha eklenmiştir ki o da, Ermenistan'ın halen işgal altında tuttuğu Azerbaycan topraklarında yaşanan insanlık dramlarını dünya kamuoyundan saklama düşüncesidir. Saklanmaya çalışılan en önemli gerçek, bundan yalnızca on üç yıl önce, dünyanın, video görüntüleriyle kayıt altına alınmış ilk soykırımı olan Hocalı soykırımıdır. Bunun yanında Ermeni işgali yüzünden bir milyon Azerbaycan Türk'ünün, on yıldır kendi ülkelerinde mülteci durumunda ve en ağır şartlarda yaşam mücadelesi verdiği de dünya kamuoyunun gözünden uzak tutulmaktadır.

Tarihimizle barışalım

Bir taraftan Ermeni ırkçıları, asılsız iddialarını sürdürmeye devam ederken diğer taraftan Batılı devletler de, gerek toplumsal psikolojileri gerekse siyasi menfaatleri sebebiyle bunlara destek vermektedir. Ermeni ırkçıları, amaçlarına ulaşabilmek için, Batı'nın, Türkiye üzerinde icra edebileceği nüfuzdan yararlanmaya çalışırken, söz konusu ülkeler de, hem Türkiye'ye karşı baskı oluşturabilmek hem de kendi toplumsal psikolojilerini rahatlatabilmek için bunları bir araç olarak kullanmaya devam etmektedir. Batılılar, kendilerinin Yahudilere, Müslümanlara ve Türklere duydukları nefrete benzer bir duyguyla Ermenilere soykırım yaptığımızı, bunun da bizim "barbar" kimliğimizden kaynaklandığını ileri sürmektedirler. Bu şablon, Batı'nın tarihte azınlıklara ve günümüzde bünyesindeki Türk ve Müslümanlara uyguladığı politikalarla bire bir örtüşmektedir. Kendi kimliğini düşman bir "öteki"ne göre tanımlama geleneğine sahip olmayan ve kültürel farklılıklara karşı içgüdüsel bir alerjisi bulunmayan Türkiye içinse, bu iddianın gerçeğin çok uzağında olduğu belirtilmelidir. Böyle bir yansıtma mekanizmasıyla Batılılar, hissettikleri ağır suçluluk duygusundan kurtularak, kendilerine ait bütün suçları üzerine atabilecekleri bir günah keçisi yaratmaya çalışmaktadırlar.

Tarih boyunca yaptığı katliamların hesabını veremeyen, 200 yıllık sömürgecilik dönemi boyunca dünyada katliam yapmadığı yer bırakmayan, bu dönemin sonunda da iki büyük dünya savaşı çıkararak ve soykırım olgusunu yaratarak insanlığı felakete sürükleyen Batı toplumları, toplumsal bilinçaltlarına kazınan suçluluk duygusundan kurtulmak ve kendi suçlarını örtbas etmek amacıyla, uydurulan bir soykırım masalını gerçek diye kabul etmeye ve ettirmeye çalışmaktadır.

Kendilerine Türkiye ya da Türk tarihçileri tarafından, tarihi gerçekler anlatıldığında ise, Türk toplumu ve devleti, gerçekleri çarpıtmakla suçlanmakta ve "tarihimizle barışmamız gerektiği" safsatası öne sürülmektedir. Elbette her toplum, kendi tarihini, bütün gerçekliğiyle öğrenmek, tarihi olduğu gibi kabul ederek ve tarihteki hatalarından ders alarak geleceğini kurmak zorundadır. Bu yüzden öncelikle eylemleriyle insanlığı büyük yıkımlara sürükleyen Batı toplumlarının bu sorgulamayı yapması ve kendi tarihleriyle barışmaları gerekmektedir. Türk milletinin, tarihle barışma konusunda dünyaya önderlik yapmasını gerektirecek bir tarihi utancı bulunmamaktadır.

Ancak yine de bizim de bu konuda tarihimizle barışmamızı gerektirecek hususlar da yok değildir. Ermeni sorununun günümüzde yarattığı konjonktür, tarihimizle hesaplaşmamızı zaruri kılmaktadır. Her şeyden önce, bugün yaşayanlara ve gelecek Türk nesillerine karşı, Ermeni teröristlerin hunharca katlettiği 1,5 milyon Türk'ün ve şehit diplomatlarımızın hesabını kim verecektir. Devir hesap sorma devridir. Madem ki birileri Türk tarihiyle hesaplaşmak istemektedir, o zaman Türk milletinin çıkaracağı hesap da ödenmek zorundadır.

Ermeni ırkçıları, bize, yüz yıldır hesabını sormadığımız, matemini bile tutamadığımız vatandaşlarımızın ve şehitlerimizin hesabını sorma şansını vermektedir. Bu şansı tepmeyelim. Ermeni sorununu, bütün gerçekliğiyle dünyaya anlatarak hesap soralım. Çirkin Ermeni yalanlarının yarattığı atmosferi tersine çevirelim. Yüzyıllık tarihi hesapları ortaya koyalım. Türk milletini, kendi kirli emellerini anlayıp kendilerine hak ettikleri cevabı vermekten aciz, basit bir topluluk zanneden yavuz hırsızlardan hesap soralım. Bakalım herkes kendi hesabını ortaya döktüğünde, utanması ve özür dilemesi gereken kim olacak. Bu yalanları icat edenlerden utanması beklenemezse de, tarihin hakikatlerini hem onların hem de parlamento kararlarıyla tarihi olgu belirleme alışkanlığı kazanan efendilerinin yüzlerine çarpalım. Ne olur bu fırsatı kaçırmayalım ve artık tarihimizle barışalım. Vatana ihanet eden teröristlere karşı insanlık suçu işlemediğimizi ispat etmeye çalışmak yerine, o teröristlerden ve bugün onları savunanlardan, vatana ihanet ve katliam suçlarının hesabını isteyelim.

Eylem planı

Ermeni ırkçıları, Yunan Megalo İdea'sına benzeyen "Hay Dat" (Ermeni Davası) adlı ırkçı bir ideoloji çerçevesinde, siyasi propaganda ve etnik temizlik yöntemlerini kullanarak başkalarının topraklarını gasp etmeyi amaçlayan bir katliam şebekesi oluşturmuştur. Ermenistan'da günümüzde de hakim olan bu ırkçı ideoloji çerçevesinde Ermenistan'ın; Türkiye, Gürcistan, Azerbaycan, İran ve hatta Irak ile Suriye'den toprak talepleri bulunmaktadır. Bugün Azerbaycan topraklarının % 18'inin Ermeni işgali altında bulunmasının sebebi de budur. Bugün için Ermenistan'ın gücü bu kadarına yetmiştir, ancak Ermeni ırkçılığı durdurulmadığı takdirde yakın gelecekte sıra Gürcistan, Türkiye ve diğerlerine de gelecektir. Bu iddiayı, komplo teorisi olarak değerlendirenlere, kuruluşunda 9 bin km² alana sahip olan Ermenistan Cumhuriyeti'nin bugün 29 bin km²'lik bir yüzölçümüne sahip olduğunu belirtmek, yeterli bir cevap olacaktır. Elbette ki bu akıl almaz genişleme, komşu ülkelerden gasp edilen topraklarla gerçekleşmiştir. Ermeni ırkçıları, komşularının bahçeleri içinde ve komşularının evlerinin tuğlalarını gasp ederek kendilerine bir yaşam alanı yaratmaya çalışmıştır ve çalışmaktadır. Kuruluşunda nüfusunun en az yarısı Türklerden oluşan Ermenistan Cumhuriyeti topraklarında bugün yaşayan bir tek Türk yoktur. Tarihten günümüze Ermeni ırkçılığı, bu bölgede barış, huzur ve istikrarı bozan unsur olmuştur. Ermeni sorununun kaynağı, bu önü alınamaz Ermeni saldırganlığı ve yayılmacılığıdır. Ermeni sorununu ortaya çıkaran bu hakikati, bütün çıplaklığıyla dünyaya anlatmak hem tarihi adalet hem de bölge barışı açısından bir görevdir. Ermeni iddialarına destek veren ve Ermeni nüfusu barındıran Batılı ülkelere, Ermenilerin bu bölgede bulundukları bütün ülkelerde, vatana ihaneti alışkanlık haline getirdiği hatırlatılmalı ve bu konuda dikkatli olmaları istenmelidir.

Dolayısıyla hükümet derhal; devlet, siyasi partiler, sivil toplum örgütleri, araştırma kuruluşları, üniversiteler ve yurt dışında yaşayan Türklerin örgütleri vasıtasıyla bu propagandayı dünya kamuoyuna işleyecek bir eşgüdüm mekanizması oluşturmalıdır. Ancak her şeyden önce bu mekanizmanın işlemesini mümkün kılacak olan bir milli heyecan duygusunun yaratılması şarttır. Gelecek bütün Türk nesillerinin, alnında bir kara leke olarak taşıyabileceği bu iftirayla mücadele, bir milli namus meselesi haline getirilmelidir. Uygun bir frekansta anlatıldığı takdirde, Türk milleti bu konuyu milli bir dava olarak benimseyecektir. Böylesi önemli bir milli meselenin, kamuoyu tarafından sahiplenilmesi şarttır. Zira yapılması gereken faaliyetler medya ve sivil toplum aracılığıyla propaganda ve baskı grupları aracılığıyla lobiciliktir. Dolayısıyla kamuoyumuza ve sivil toplumumuza, devletten de daha büyük görevler düşmektedir.

Bütün bu örgütler vasıtasıyla, yukarıda belirtilen çizgideki propaganda her vesileyle, adeta bir bombardıman şeklinde yürütülmelidir. Devlet görevlilerimizin şehit ediliş yıldönümleri, ilgili ülkelerde büyük etkinliklerle anılmalıdır. Yürüyüşler ve konferanslar düzenlenerek Ermeni terörü lanetlenmelidir. Hükümet, yurt dışındaki Türk örgütlerini para ve organizasyon becerisi alanlarında desteklemelidir. Yurt dışında Ermeni terörü konusunda konferans, sempozyum, sergi vs. düzenleyenlere ve bu faaliyetlere katılan bilim adamı, aydın ve sanatçılara mali destek sağlanmalıdır. Milli günler ve toplantılar dışında sanat faaliyetleri ve spor karşılaşmaları dahil her fırsat, propaganda için kullanılmalıdır.

Özellikle sinema filmi alanında muhakkak büyük projeler üretilmelidir. Yalnızca sinemada değil, sanatın, propagandaya açık her alanında eser ve ürün ortaya konmalıdır. Ermeni terörünün katliamlarına maruz kalan vatandaşlarımız ve şehit diplomatlarımız adına büyük ödüllü resim, heykel, şiir, beste ve senaryo yarışmaları düzenlenmeli, resim ve fotoğraf sergileri açılmalıdır. Ermeni sorununun gündemde ve Ermeni lobisinin güçlü olduğu ABD ve Fransa gibi ülkelerde, Taşnakların başını çektiği Ermeni lobisinin imajını zedeleyici ve inanılırlığını azaltıcı propaganda çalışmaları yapılmalı ve yaptırılmalıdır. Bu amaçla Türk tezini ortaya koyan anketler yapılarak kamuoyu oluşturulmalıdır.* Ermeni lobisinin güçlü olduğu ülkelere üst düzey siyasi heyetler gönderilerek bu ülkelerin hükümetleri ve meclisleri ayrıca bilgilendirilmelidir.

Meclisimiz, Ermeni teröristlerin, Doğu Anadolu'da yaptıkları soykırıma ilişkin bir kanun çıkarmalı ve hükümet, her türlü uluslararası kuruluşa, bu soykırımın tescili için başvurmalıdır. Soykırımda katledilen vatandaşlarımız adına, büyük bir uluslararası organizasyon çerçevesinde açılışı yapılacak dev bir anıt dikilmelidir. "Ermeniler tarafından katledilen Türkleri anma günü" ihdas edilerek her yıl dünyanın dört bir yanında büyük etkinlikler düzenlenmelidir. Ayrıca Dışişleri Bakanlığı'mızın ve her büyükelçilik ve konsolosluğumuzun önüne, Ermeni teröristler tarafından şehit edilen diplomatlarımız adına bir anıt dikilmeli ve açılışlarına ilgili ülkelerden üst düzey devlet katılımı sağlanmalıdır. Meclisimiz, dostluk grubu bulunan ülkelerin milletvekillerini aydınlatmalıdır. Ermeni sorunu konusunda bastığımız yabancı dilde kitaplar, maalesef Türkiye içinde dağıtılmaktadır. Milletvekillerimiz, bürokratlarımız, aydınlarımız ve sanatçılarımız, yaptıkları yurt dışı gezilerde, muhataplarına bu tür kitaplar hediye etmeyi alışkanlık haline getirmelidir. Her tür etkinlikte, medyanın en etkili kullanımı temin edilmelidir. Bu arada Türk medyasının bazı üyelerine de bu konunun hassasiyeti açıkça anlatılmalıdır.

Büyük anma günlerinde başbakan, uluslararası medyaya, Ermenilerin yaptığı katliamları belgeleyen fotoğraf ve filmleri içeren bir dia gösterisi eşliğinde "Ermeni sorununu doğru okumak" başlığında belirtilen propaganda metnine dayalı bir sunum yapmalıdır. Hiç kimse Türk başbakanının yapacağı sunumu görmezden gelemeyecektir. Eğer bu konu bizim açımızdan bir milli namus meselesiyse -ki öyledir- onu ilk önce ve bizzat başbakanın ele alması gerekir.

Ermenistan'la ilişkiler konusunda da kararlı bir tutum izlenmelidir. Ermenistan'a karşı uygulanan ambargo bugün önemli ölçüde delinmiş durumdadır. Ermeniler Türkiye'de işçi olarak çalışabilmekte ve İstanbul-Erivan arasında uçak seferleri yapılmaktadır. Hatta Ermenistan şimdi de Antalya'ya uçak seferi için talepte bulunmuştur. Ambargodaki bu delikler derhal kapatılmalıdır. Ambargonun, uzun vadede sonuç veren bir ekonomik-politik araç olduğu göz önünde bulundurularak hemen sonuç beklenmemeli ve ısrarla uygulamaya devam edilmelidir. Ermenistan'daki ırkçıları iktidardan uzaklaştırmanın tek yolu budur. Öte yandan gerek Ermenistan'daki gerek Ermeni diasporasındaki, ırkçı ve sapkın Hay Dat ideolojisinin taraftarı olmayan sağduyulu kesimlerle de diyalog kurulmalıdır. Bölge halklarıyla barış içinde yaşamak isteyen fakat bugüne kadar Ermeni ırkçıları tarafından sesleri kısılan bu kesimlerin eli güçlendirilmelidir. Bölgemizde barışa ve istikrara, Ermenistan dahil her ülkenin ihtiyacı vardır ve bunu sağlamanın yolu, barışa ve istikrara düşman olanları marjinalleştirmekten geçmektedir.

Son adım

Ermeni sorunu konusundaki bu faaliyetler kararlı ve yoğun bir şekilde sürdürülerek dünya kamuoyu, Türkiye'nin haklılığına yatkın hale getirilmelidir ve yapılacak son siyasi hamle için uygun uluslararası
zemin hazırlanmalıdır. Bu süreç birkaç yıl alabilecektir.

2007 yılı başlarından itibaren Türkiye, Ermeni sorunu konusunu uluslararası siyasi gündeme taşıyarak bir tartışma başlatmalıdır. Siyasi propagandasına tam hız devam ederek gerilimi tırmandırmalıdır. Ermeni teröristlerin işlediği Türk soykırımı suçunun uluslararası alanda tanınması için her platformda gerilim yaratmalıdır. Asılsız Ermeni iddialarını asla müzakere etmeyeceğini ve bu iddialarda bulunanları muhatap almayacağını bildirmelidir. Türkiye, hele sözde Ermeni soykırımını, hiçbir şekilde ve hiçbir ülkeyle -başta ABD ve AB'yle ilişkileri olmak üzere- pazarlık konusu yapmak bir yana, bu konuda tartışmaya dahi girmeyeceğini sertçe ortaya koymalıdır.

2007 yılı 24 Nisan'ından önce, yaratılan bu gerilim son haddine çıkarılmalıdır. 23 Nisan 2007 tarihinde ise, ABD'den Almanya ve Fransa'ya kadar bütün Türk diasporası, coşkulu ve büyük Milli Egemenlik Bayramı kutlamaları ve yürüyüşleri düzenlemelidir. Aynı gün Ankara'da yapılacak dev bir mitingde başbakanımız, sözde Ermeni soykırımını yasalaştıran ülkelere, bu yasaları iptal etmeleri için 48 saat mühlet tanıyan bir nota vermelidir. Bu nota, resmi kanallarla da ayrıca iletilmelidir. Aksi takdirde bu ülkelerle bütün ilişkilerin kesileceği, Türk büyükelçilerinin geri çekileceği, söz konusu ülke büyükelçilerinin Türkiye'den sınır dışı edileceği bildirilmelidir. İlgili ülkelerde yaşayan Türk vatandaşlarından, can ve mal güvenliklerinin sağlanamayacağı bildirilerek, Türkiye'ye dönmeleri istenmeli, ilgili ülkelere de notanın gereği yerine getirilmediği takdirde Türkiye'deki vatandaşlarının can ve mal güvenliğinin garanti edilmeyeceği ihtar edilmelidir. Bu ülkelerle her türlü ticaretin durdurulacağı, ithalat ve ihracatın yasaklanacağı, bu ülkelere ambargo uygulanacağı bildirilmelidir. Türkiye'nin talebi yerine getirilmediği takdirde, TBMM derhal toplanarak ilgili ülkelerin işlemiş olduğu soykırım suçlarını yasalaştırmalı ve Dışişleri Bakanlığı da, bunların uluslararası alanda tanınması için girişim başlatmalıdır. Bütün dünya, Türklerin bu konuda şakasının olmadığını, Türkiye'nin bu konuda pazarlık yapmayacağını açıkça anlamalıdır.

Aynı zamanda Ermenistan'dan da; sözde soykırım iddiasından vazgeçmesi, bu iftirayı anayasasından ve ders kitaplarından çıkarması, Kars Anlaşması'yla çizilen Türkiye-Ermenistan sınırlarını tanıması, işgal ettiği Azerbaycan topraklarını derhal boşaltması, 1860-1918 yılları arasında Doğu Anadolu ve Kafkasya'da Ermeni teröristlerinin gerçekleştirdiği Türk soykırımını resmen tanıması, hem bu soykırım hem de şehit edilen Türk diplomatları için Türk milleti ve devletinden resmen yazılı olarak özür dilemesi ve Hocalı soykırımında birinci derecede sorumluluğu olan teröristi devlet başkanlığından derhal uzaklaştırması talep edilmelidir. Ermenistan'ın dileyeceği resmi özür, referanduma sunulmalı; ancak referandumda onaylanırsa kabul edilmelidir.

Sözün özü

Bu yazıda ileri sürülen önerileri radikal ve aşırı bulanlar olacaktır. Ancak geldiğimiz nokta, radikal önlemleri şart koşmaktadır. Aynştayn'ın ifadesiyle, yerleşmiş bir önyargıyı parçalamak, atomun
çekirdeğini parçalamaktan daha zordur. Bu yüzden radikal bir tavır sergilemeye mecburuz. Ancak bu radikallik, kesinlikle menfaatimize olacaktır. Türkiye keskin bir tavır belli ettikten sonra hiçbir ülke, Ermeni sorunu yüzünden Türkiye ile ilişkilerini bozmak istemeyecektir. Nitekim Sevr Anlaşması'nda Avrupalı ülkelerin büyük topraklar verdiği Ermeniler, Lozan Anlaşması'nın yapıldığı salondan, yine aynı ülkeler tarafından kovulmuştur. Batılı ülkeler, bu bölgedeki bazı toplumları, çıkarları gereği kullanır ve işleri bittiğinde veya çıkarları değiştiğinde göz kırpmadan bir kenara atarlar. Burada önemli olan Türkiye'nin gücü ve tavrıdır. Hiçbir Batı ülkesi, Ermenileri, Türkiye'ye tercih etmez. Bugünkü tercihleri, Türkiye'nin suskunluğundan kaynaklanmaktadır.

Bu yazının üslubunu ve anlatımını sert bulanlar da çıkacaktır. Yıllarca kendisine düşman bir paradigmanın propagandasıyla hipnoz altına alınan kamuoyunun, karanlıktan aydınlığa çıkan insanların gözlerinin önce bir süre rahatsız olması gibi bu gerçeği yadırgaması normaldir. Ancak bu durum kısa sürede geçecektir. Çünkü hakikat budur ve olduğu gibi bilinmesi gerekir. Fakat gerçekleri gördükten sonra da kabul etmek istemeyenler olursa; ne yapalım tabiat kanunudur, yarasaların gözleri, ışıktan rahatsız olur.

Bu sebeple, hükümetin ve meclisin ortaya koyduğu mücadele azmi ve strateji arayışı havada kalmamalı, arkası getirilmelidir. Türk kamuoyu, meclis görüşmelerinde gösterilen kararlılığının devamını beklemektedir. Bu hükümet ve bu meclis, asırlık bir sorunu sona erdirme fırsatına sahiptir. Eğer bu yönde bir irade sergileyebilirse, çok büyük bir vatan hizmeti yapmış büyük bir hükümet ve büyük bir meclis olarak tarihe geçecektir.

Sözde Ermeni soykırımı ve buna bağlı tartışmalar, Türkiye için, "Ermeni sorunu" kavramı açısından bir anlam ifade etmemektedir. Türkiye için Ermeni sorunu demek; uğradığımız vatana ihanet, katledilen 1,5 milyon Türk ve şehit edilen devlet görevlilerimiz demektir. Bu sorunu, bu düzlemde anlayıp anlatabildiğimiz takdirde Türkiye, hesap veren değil hesap soran konumunda olacak ve tarihi adalet o zaman gerçekleşecektir. Ellerinde halen Türk kanı bulunanlar, Türk milletinden hesap sorma hakkına sahip değildir.

Bu amaçla artık, bütün açıklığıyla tarihi anlatmamıza rağmen tarihin gerçeklerine inanmayanlara karşı tarih anlatmayı bırakmalı ve onların anladıkları dilden konuşarak politika üretmeliyiz. Biz kendi milli davamıza sahip çıkmayı başardığımız müddetçe, Ermeni ırkçılarının da onların Batılı ağabeylerinin de çabaları sonuç vermeyecektir. Güneşin balçıkla sıvandığı görülmüş şey değildir.

* Ek: ABD, Fransa, Almanya gibi ülkelerde uygulanabilecek örnek bir anket metni

ANKET

Sizce ihanet nedir?

…………………..

İhaneti vicdani, ahlaki ve hukuki bir suç olarak değerlendirir misiniz?

Evet / Hayır

İhanetin, "insan tabiatını en fazla alçaltan suç olduğu" önermesine katılır mısınız?

Evet / Hayır

Sizce ihanet bir alışkanlık mıdır?

Evet / Hayır

"Bir defa ihanet eden bir kere daha ihanet edebilir" sözü sizce doğru mudur?

Evet / Hayır

Sizce eşlerin birbirine ihaneti mi, yoksa vatana ihanet mi daha ağır bir suçtur?

Eşe ihanet / Vatana ihanet

Vatana ihaneti nasıl tanımlarsınız?

………………………………

Size göre vatana ihanetin cezası ne olmalıdır?

……………………………………

Savaş sırasında vatana ihanet hakkında ne düşünürsünüz?

……………………………………

Ülkenizde yaşayan bir etnik azınlık, savaş sırasında ülkenize ihanet etse, bu azınlık hakkında ne düşünürdünüz?

………………………………………

Ermenilerin, Birinci Dünya Savaşı sırasında, vatandaşı oldukları Osmanlı Devleti'ne ihanet ettiklerini biliyor muydunuz?

Evet / Hayır

Sizce, Osmanlı Devleti'nin, "savaş sırasında vatana toplu ihanet" suçu karşısında uyguladığı yer değiştirme (mecburi iskan) politikası, işlenen suçun ağırlığına göre oldukça hafif ve insani bir önlem midir?

Evet / Hayır

Savaş sırasında Osmanlı Devleti'ne ihanet eden Ermenilerin, bugünkü soykırım iddialarını gerçekçi ve inandırıcı buluyor musunuz?

Evet / Hayır

Sizce Ermeni soykırımı iddialarının arkasında, "Yahudiler, soykırım dolayısıyla siyasi ve ekonomik pek çok kazanç elde ettiler, biz neden etmeyelim" düşüncesi olabilir mi?

Evet / Hayır

Sizce Ermeni soykırımı iddialarının arkasında, Ermenistan'ın işgal ettiği Azerbaycan topraklarında yaşanan insanlık dramlarını dünya kamuoyundan saklama düşüncesi olabilir mi?

Evet / Hayır

Birinci Dünya Savaşı sırasında, vatandaşı oldukları Osmanlı Devleti'ne ihanet eden Ermenilerin, bir gün sizin ülkenize de ihanet edebileceklerinden endişe duyuyor musunuz?

Evet / Hayır


Mahmut Niyazi SEZGİN
TUSAM Avrupa Araştırmaları Masası Başkanı