EVLİYA ÇELEBİ, GEBZE VE İÇ(ERDEN) GÖÇ(ME)


Kadıköy’e duruşmaya giderken yolda okumak için aldığım bir haftalık dergi Gebze’den söz ediyordu. Gebze’nin nasıl yaşanmaz hale geldiğini, hırsız, gaspçı ve kapkaççı çetelerinin burada ne denli pervasızca cirit attığını anlatıyordu. Yazılanlara göre, Gebze’de mal ve can güvenliği kalmamıştı. Öyle ki, kamu görevlileri Gebze’de çalışmak istemiyorlardı. Bundan ötürü, İstanbul’un burnunun dibindeki Gebze meğer Bakanlar Kurulunca Şark hizmeti yapılan yöreler kapsamına alınmış imiş de bizim haberimiz yokmuş. Haberde, Gebze’ye ilişkin daha bir yığın iç karartıcı ayrıntıya yer veriliyordu.

Haberi okuyunca aklıma hemen ünlü gezginimiz Evliya Çelebi geldi. Evliya Çelebi’nin Gebze’ye ilişkin olarak yazdıkları, aklımda kaldıkları kadarıyla şöyledir: “ Gebze adının aslı Gegbuze’dir. Gegbuze zamanla “Gel bize”, “Gebize”, derken “Gebze” olmuştur.” Tabii bu benzetme ve yakıştırmaların, Çelebi’nin pek zengin olduğunu bildiğimiz hayalhanesinin ürünü olması kuvvetle muhtemeldir. Ama benzetmişse de eğer, doğrusu Çelebi mükemmel benzetmiştir. Gebze konum olarak hem İstanbul’a, hem de İzmit körfezine tepeden bakan yüksek bir yayla konumundadır. O itibarla, “Gelbize” çağrısının sahillere değil yaylalara tutkun Türklere çekici geleceğinde hiç kuşku yok. Herhalde aynı sebepten olmalı ki, benim rahmetli olan bir amcam da, bundan kırk yıl önce bu havalide sanki başka yer yokmuş gibi gitmiş Gebze’den bir arsa almış. Amcamın çocukları, çok değil altı ay kadar oluyor; yok pahasına elden çıkarmak zorunda kaldılardı o arsayı. Türkiye’nin hemen her yerinde arsa ve arazi fiyatları yükselirken, bu fiyat düşüklüğü benim pek bir garibime gitmişti. Gebze’ye ilişkin o haberi okuyunca mesele aydınlanmış oldu.

Ama Gebze bana yalnızca Evliya Çelebi’yi anımsatmakla da kalmaz. Gebze şimdi neredeyse İstanbul vilayetine de değil, şehrine bitişik hale gelmiştir ama İstanbul’un değil Kocaeli’nin bir ilçesidir. Herhalde bu İstanbul dışı yani taşra konumundan dolayı olmalı ki, ünlü şairimiz Ahmet Haşim de her nasılsa Gebze’ye gitmiş ve gezi notlarını “Seyahatname-i Gebze” diye kitap haline getirmiştir. Ahmet Haşim’in Gebze’ye –bize göre şöyle bir gezintiye- gitmesini kitap yapacak kadar abartmış olmasını da hep yadırgamışımdır ve Haşim, ismini bir vesileyle andığım her defasında bu seyahatnamesi ile birlikte büyük şairimiz Arif Nihat Asya’nın şu dörtlüklerini çağrıştırmıştır:

“Maltepe’den Alemdağ’dan ileri
Gitmemiş Sadabad çelebileri
Alem Tepesine Alemdağ derler
Böyle bilmiş, böyle yazmış eserler

Dağlar var Doğu’nun yangınında kor
Dağlar var; adları Nemrut, Balahor
Maltepe kim, Alemdağ kim oluyor?
Yollar kesen, haraç alan dağlar var!

Sarkarken Cudi’nin karları dal dal
Bağdaş kuradursun yollara Karhal
“Ferman Padişah’ın dağlar bizimdir!”
Dedi yerde bir kurt, gökte bir kartal!


***

Yukarıda sözünü ettiğim haberin sonunda, Gebze’deki bu ürkütücü asayişsizliğin sebebi olarak iç göç gösteriliyordu. İyi de, iç göç daha doğrusu Kürt göçü her tarafa yapılıyordu. Neden iç göçe konu olan başka yerler, Gebze kadar yaşanmaz hale gelmiyordu, getirilmiyordu?

Gebze İstanbul’un girişiydi. Deyim yerindeyse giriş kapısıydı. İstanbul’un çıkış kapısı da Çorlu idi ve orası da aşağı yukarı Gebze ölçüsünde Kürt istilasına uğramış bulunuyordu.

Mikro/kozmos, makro kozmos’un bir aynasıdır. Bugün Gebze’nin başına gelenler, çok geçmeden bir çok yerin de başına gelecektir.

Prof. Dr. Sabri Ülgener’in “Milli Gelir, İstihdam ve İktisadi Büyüme” adlı kitabına almış olduğu şöyle bir fıkra vardır:

Bektaşi birgün bir derenin kıyısında oturmuş. Aklına nereden estiyse, çamurdan adam heykelleri yapıp yan yana dizmeye koyulmuş… O sırada yoldan geçen biri kendisine selam verdikten sonra sormuş:
“Baba erenler! Orada öyle tek başına oturmuş ne yapıyorsun?”
“Hiç…” demiş Bektaşi: “Adam yaratıyorum!”
“Sus bre zındık, senin ne haddine!” diye öfkelenince yolcu, Bektaşi gülümseyerek karşılık vermiş adama:
“Kızma be imanım” demiş; “rızkını vermedikten sonra yap yap salıver!”

***

Herhalde Evliya Çelebi Gebze’nin bugünkü kepaze halini görseydi adını şöyle değiştirmek ihtiyacını duyardı:

“Burası Gebze değil… Gelmebize! Gelme bize!”

Hanifi Altaş

29 Kasım 2006