Önceleri milliyetçi iken sonradan sapıtarak komünist olan, fakat düşüncelerini
değiştirdiğini ispat etmedikçe kendisine iş verilmeyeceği söylendikten sonra
sözde hükümet tarafına geçen Sabahattin Ali, İçimizdeki Şeytan
adlı bir roman çıkardı. Bu romanın kısaltılmış şekli şudur:
Darülfünun devamsız talebelerinden Ömer, bir akrabasının iltiması ile postada
küçük bir memuriyet kapmış tembel bir gençtir. İltimasına güvendiği için çok
defa vazifesine de gitmez ve şurada burada sürterek serseri bir hayat geçirir.
En çok yaptığı iş kahvelerde veya meyhanelerde oturarak bazı tanıdıkları ile
vakit geçirmektedir. Hayatından hiç memnun değildir. Bu hayatın pek mühim bir
sırrı olduğunu sanmakta ve bu sırrı keşfedemediği için sıkıntı çekmektedir.
Daima hayal içinde yaşadığından kimseyle anlaşamamakta ve bunu kendi ruhunun
anlaşılmaz derecede derin olduğuna vermektedir. En iyi görüştüğü arkadaşı Nihat
adında bir gençtir. Ömerin hayalperest olmasına karşılık arkadaşı hakikatlerle
yüz yüze gelmekten hoşlanmaktadır. Fakat bu da dünyada yalnız paraya değer
veren ve bazen bir lirayı karşısına koyarak saatlerce bakmaktan zevk duyan
mütereddi bir tiptir.
Ömer bir gün vapurda bir genç kız görür ve ona aşık olur. Bu kız, yani Macide,
Balıkesirde orta tahsil yapmış ve musikiye olan büyük istidadı musiki öğretmeni
Bedri tarafından takdir olunarak teşvik olunmuş bir kızdır. Hatta Bedri ona
karşı kayıtsız da değildir. Konservatuarda musiki tahsiline devam için
İstanbula gelen Macide akrabalarından bir ilenin yanında oturuyor. Bu aile
Ömerin de akrabası olduğundan Macide ile Ömer uzaktan akraba çıkıyorlar. Ömer,
çoktandır ihmal ettiği akrabalarının evine gidip Macideyi tekrar görüyor. Onu
konservatuara götürüp getiriyor ve ikinci seferde ona ezelden beri duyduğu derin
aşkını itiraf ediyor. Balıkesirin namuslu bir ailesinin mükemmel bir kızı olan
Macide de önüne ilk çıkan bu serserinin aşkını derhal kabul ediyor. Bu her akşam
buluşmalar ve eve geç dönmeler nihayet evin dikkatini celbediyor. Zaten
Macidenin babası o sıralarda ölmüş olduğu için Macide adına gönderilen para da
gelmemektedir. Bu yüzden bir gece yine geç dönen Macideyi evde azarlıyorlar.
İzzet-i nefsi pek yüksek olan genç kız da evden kaçıyor. Böyle aksi bir işin
olacağını kuvvetli bir sezgi ile bilen Ömer zaten onu kapının önünde
beklemektedir. Beraberce Ömerin Beyoğlundaki pansiyonuna gidiyorlar ve bu
pansiyon küçük bir tek odadan ibaret olduğu için birlikte yatıyorlar. Artık o
günden itibaren Ömer onu herkese karım diye tanıtıyor ve birbirlerine karı-koca
gözüyle bakıyorlar. Fakat o zamana kadar paraya hiç değer vermeyen, sıkıştığı
zaman şundan bundan borç almaktan çekinmeyen Ömer, sırtına bir aileyi
geçindirmenin yükünü alınca postadaki kırk lira aylığını pek az görüyor ve daha
çok para bulmanın yollarını arıyor. Çalıştığı dairede beş çocuk babası, ihtiyar,
ve çok namuslu bir muhasebeci var ki aralarındaki yaş farkına rağmen ruhen
Ömerle çok iyi anlaşmakta ve hatta bazen Ömer gibi bir serseriden borç
istemekte, fakat Ömer de kendisinden bor istediği zaman cebindekinin yarısını
hiç düşünmeden ona vermektedir. Macideyle karı-koca olduklarının ferdasında bu
muhasebeci bir akşam Ömeri rakı içmeğe davet ediyor ve bu sırada kendisini
haftalardan beri kemirmekte olan bir derdini ona açıyor. Bu dert şudur:
Muhasebeci, ahlaksız bir adam olan kayın biraderini hapisten kurtarmak için
kasadan iki yüz lira alıp vermiş, bunu yaparken de bu paranın hemen ödeneceğine
dair kayın biraderinin verdiği söze güvenmiştir. Kayın biraderi tabii bu parayı
ödemeyince muhasebeci büsbütün güç bir vaziyete düşmüş ve bu yolsuzluk açığa
çıkmasın diye hesaplarda tahrif yapmağa başlamıştır. Böylelikle fasit bir
dairenin içine düşmüş olan muhasebeci günden güne erimekte ve ruhen
perişanlaşmaktadır.
Ömer, Macideyi evine
getirmiş olmasına rağmen çok defa yine geç dönmekte, tamamen iradesiz bir genç
olduğu için her hangi bir rakı içme teklifine dayanamamaktadır . Macide bundan
ve bilhassa Ömerin arkadaşlarından memnun değildir. Hele karanlık işler ardında
yürüyen Nihat ve Profesör Hikmet hiç hoşuna gitmemektedir. İyi bir insan gibi
gözükmek isteyen, fakat hakikatte fena bir ruh taşıyan Profesör Hikmet arada
sırada Ömere para yardımı yapmasına rağmen Ömer onu sevmemektedir. Ekseriya
rakı meclislerinde buluştukları muharrir İsmet Şeref, şair Emin Kamil de hep
seciyesiz adamlardır. Nihat, etrafına bir takım darülfünunlu gençler toplamış,
mecmualara ve broşürlerle memlekette milliyetçi bir hareket yapmağa
uğraşmaktadır. Fakat ne Nihat, ne de o gençler samimi değillerdir. Hepsinin
maksadı külah kapmaktır.
Bir gün Ömer, alel usul iradesizliğinin ve boşboğazlığının tesiriyle
muhasebecinin kendisine yaptığı itirafı Nihatla Profesör Hikmete anlatmış ve
Nihat bu hadise ile fazla alakadar olmuştur.
Ömer ise bir gün bir dükkandan bir çift kadın çorabı çalmış, fakat bunu
istemeyerek yapmıştır. Zaten ona bütün fenalıkları yaptıran içindeki şeytandır.
Yoksa o haddi zatında iyi bir insandır. Ertesi gün Nihat, Ömere korkunç bir
teklif yapıyor: Muhasebeciyi tehtid ederek büyük bir miktarda para alıp
kendisine getirmesini, bununla mecmua ve kitap çıkaracaklarını söylüyor. Gerçi
Ömer ilk önce bunu kabul etmiyor, Nihatı kovuyor. Fakat birkaç gün sonra ondan
birçok para alıyor. Fakat bunu da yaptıran içindeki o melun şeytandır. Nitekim
Ömer parayı aldıktan sonra, tramvay parası bile olmadığı için, evine yayan
olarak geliyor. Evde Macide ile Bedri kendisini beklemektedir. Ruhi bir buhranla
Bedrinin Mecideye karşı olan vaziyetinden kıskançlık duyarak Bedriyi evinden
kovuyor. Fakat Macide, derhal gidip Bedrinin gönlünü almasını istediği için
biraz önce hakaretle kovduğu adamın evine giderek onunla barışıyor. Bedri de
buna razı
Nihat dalaverelerini çevirmekte devam ediyor. Sık görüştüğü bir de Tatar suratlı
bir herif var. Romanda bunun adı söylenmiyor. Son devirde birkaç aylık veya
birkaç yıllım ömürleri olup batan küçük devletlerden birinin nazırı veya reisi
olduğu söylenmesine göre bunun da Rusyalı bir Türk olduğu anlaşılıyor. Nihat ve
arkadaşları bir takım ırkçı ve Turancı fikirler neşrediyorlar. Meğer bunlar
yabancı bir devlet hesabına çalışıyorlarmış. Hatta Profesör Hikmet de bunların
arasında imiş. Yabancı kodamanlar yiyip küçüklere bir şey bırakmadıklarından
nihayet bunlardan bazıları işi hükümete haber veriyorlar. Büyük tevkifat
yapılıyor. Bu arada Nihatın arkadaşı olduğu için Ömer de tevkif olunuyor.
Profesör Hikmet ise nüfuzlu tanıdıkları sayesinde yakasını kurtarıyor.
Macide, Ömerin benliğindeki bütün adiliği gördüğü ve Ömer son zamanlarda
kendisini ihmal ettiği için zaten ayrılmak kararını vermiş bulunuyor. Hatta
Ömere uzun bir mektup yazmıştır. Gideceği yeri de tasarlamıştır. Bedrinin evi
Ancak Ömer hapiste olduğu için bu kararını biraz geciktirmek istiyor. Bedri ile
birlikte tevkifhane de Ömere yaptıkları ziyaretlerin birinde Ömer, Bedriye
kati bir kararından bahsediyor: Macideden ayrılmak kararı
Dünyadaki en
kıymetli şeyin Macide olduğunu ve kendisini toplamak için birkaç yıl lazım
geldiğini söylüyor ve Macideyi Bedriye emanet ediyor. Esasen resmen evlenmiş
değiller. Ömer o gün tahliye olunarak çıkıyor. Bedri de eskiden beri sevdiği ve
son zamanlarda belli belirsiz karşılığını görmeğe başladığı Macide ile mukadder
akıbetlerine doğru gidiyorlar
Bu romanda roman
olarak hiçbir üstünlük yok. Sabahattin Ali ruhi tahliller yapmağa özenmiş ve
Şekspirvari uzun kendi kendini Murakebelerle romanını şişirmiştir. Zaten bizim
dahi romancılarımızın hepsi mukallit oldukları için ruh tahlili, tabiat
tasviri, içtimai hayatın tenkidi vesaire gibi büyük işlere dalmak onun için çok
tabiidir. Dahi romancı ve güzide edip Sabahattin Aliyi de onlardan başka türlü
görmeğe imkan yoktur. Esasen ben romanı tenkid edecek değilim. Birçok
münevverlerin tulumbacı ağzı ile konuşması, hiç lüzum olmayan yerlerde
muharririn maddi pislikleri ısrarla anlatmaktan marazi bir zevk duyması ilk
bakışta göze çarpmakla beraber bunları bizim dahi romancının hamlığına, yani
henüz dehanın uç noktasına varmamış olmasına verelim. Benim bu romanda
ilişeceğim nokta hususi bir kasıtla yazılmış olmasıdır. Sabahattin Ali bu
memlekette ırkçı,Turancı ve Anadolucu olan milliyetperverleri hep satılmış
insanlar olmakla itham etmek istiyor ve romanını yazarken de bugün aramızda
yaşayan bazı kimseleri, tabii biraz değiştirerek, romanına sokup onları
küçültmek istiyor. Böylelikle de kendisini küçük gören insanlardan gizili bir öç
almak diliyor. Ben de ırkçı, Türkçü ve Turancı olduğum için Evet, övünerek
söylüyorum ve tekrar ediyorum: Irkçı, Türkçü ve Turancı olduğum için -
Sabahattin Alinin itiraflarına cevap vermek lüzumunu duyuyorum. Sabahattin Ali
benim tanıdığım, hem de çok iyi tanıdığım bir insandır. Bundan dolayı cevabım
tepeden inme olacak ve onu çökertecektir.
Ben onu 1926-1927de, Türk Ocağında tanıdım. Biz birkaç kişi, Türk Ocağında
Kızıl Elma diye ayrı bir oda açtırmıştık. Buraya Ocakta aza olmayan genç
mektepliler gelecekler ve ülkü ile aşlanacaklardı. O zaman Türk Ocaklarında
ırkçılık düşünceleri olmadığı için, Kızıl Elmaya, Müslüman olmak şartıyla, her
ırktan vatandaşlar geliyordu. Muallim mektebinde talebe olan Sabahattin Ali de
oraya gelenlerden biriydi. Lüzumundan pek fazla ve gürültü ile konuşan, ağır
sözlere bile kızmayan ve herkesle laubali olan bu çocuk bir takım manzumeler
yazıyor ve emsaline göre muvaffak da oluyordu. Daima mübalagaya meyyal olan
tabiatı dolayısıyla överken de, hicvederken de şiddetli teşbihler yapıyor,
etrafındakileri güldürüyordu. Hiç sıkılmayan gayet serbest bir ruh hali vardı.
Kendisini ilk gördüğüm zaman pek yüksekten konuştuğu için, talebe olduğunu
öğrendiğim bu gence: Siz Yüksek Muallim Mektebinden misiniz? diye sormuştum. O
hemen sırıtmış ve : Hayır Alçak Muallimdenim diye cevap vermişti. Kızıl Elma
odasında ekseriye Türkçülük meseleleri üzerinde münakaşalar yapılırdı. İnanmış,
ateşli gençlerin yaptığı bu münakaşalar daha genç olan talebeler üzerinde
müessir oluyordu. Nitekim o zamana kadar hiçbir şey olmayan Sabahattin Alide
bile milliyetperverane şiirler yazmak isteği uyanmıştı. Bunları bilhassa,
kendisini en fazla sabırla dinleyen bir doktor arkadaşa okur ve onun
telkinlerine göre bazı yerlerini değiştirirdi. Buna rağmen nesil ve menşe
meselesinin münakaşa olunduğu bir günde kendisinin Rum, çünkü babasının Oflu
olduğunu adeti üzere sırıtarak söyleyivermişti. Hakikaten Sabahattin Ali
İstanbuldaki kalaycı Rumlara çok benziyordu. Rumcayı bildiğini de bir müddet
sonra yazdığı bir yazıdan öğrendim.
Birkaç ay süren bu ilk tanışıklıktan sonra Anadoluda bir yere ilk mektep
muallimi olarak gitti. Tatilde İstanbula geldiği zaman ben Yüksek Muallim
Mektebinde idim.
Sabahattin Ali birkaç günde bütün Yüksek Muallim talebesiyle sıkı fıkı ahbap
olmuş ve herkes onun hayatını bütün teferruatı ile öğrenmişti. Benim onu asıl
tanımam bu devirdedir. Onda büyük bir ihtiras vardı. İlk mektep muallimi olarak
kalmak istemiyordu. Yükselmek, büyük işler yapmak, meşhur olmayı arzu ediyordu.
Fakat bu kadar yükselmek için gereken maddi ve manevi kuvvet kendisinde
olmadığından ruhunda derin bir yas duyuyor, insanlığa hınç besliyor ve bu hınç
gayrı tabii bir hal alıyordu. Onun diğer ve belki asıl büyük derdi de kadınlar
üzerinde müessir olamamaktı. Genç olduğu için bir takım arzular duyuyor,
etrafında muvaffak olanları görüyordu. Fakat kendisinde, kendi tabiri ile
söyleyeyim, kadınları cezp edecek hiçbir şövalye tarafı bulunmadığı için
hiçbir kadın onunla arkadaşlık kurmak istemiyordu. Zavallı Sabahattin! Bundan o
kadar üzgündü ki kadınlarla ebediyen anlaşamayacağına dair bir manzume bile
yazıp Türk Ocağında okumuştu. Bu manzume dudaklarım bir kadın dudağına
değmedi diye bitiyordu. Kadınlara karşı kendisini küçük görmekten olacak, yaşça
kendisinden aşağı olanlara bile abla diye hitab eder, onlara hep ruhunun sonsuz,
engin ıztırabını anlatırdı.
Bu sırada Maarif Vekaleti dil hocası yetiştirmek için Avrupaya talebe
göndermeğe karar verdi. Sabahattin Ali de Almanyaya giden talebe arasındaydı.
Dört yıl orada kalarak Alman dilini ve edebiyatını öğrenecek, dönüşte liselerde
Almanca hocalığı edecekti. Fakat dört yıl için giden Sabahattin bir buçuk yıl
dolmadan döndü. Sebebini sorduk. Şöyle anlattı: Okuduğu mektepte bir gün Alman
talebelerden biri bu parazit Türkleri buradan kovmalı demiş. Sabahattin Ali
hemen yerinden fırlamış: Biz sizin hükümetinize hükümetimiz tarafından verilen
para ile okuyoruz. Parazit değiliz. Sözünü geri al demiş. Talebe, sözünü geri
almayınca tokadı indirmiş. Alman hükümeti de böyle bir talebe istemediğini
söyleyerek onu geri yollamış.
Biz, Sabahattin Alinin, bodur boyu ile, böyle şövalyece bir iş yapmak için ne
bileğinde, ne de yüreğinde kuvvet olmadığınız biliyorduk.. Fakat hadise hoşumuza
gittiği için inanmak istiyorduk. Gurbette milliyet duygusu daha kuvvetli
olurmuş, belki bu gayretle böyle bir şey yapmıştır diye düşünüyorduk. Bununla
beraber Sabahattin Alinin herhangi bir adama tokat atması pek garip olduğu için
sormuştuk: Bu Alman talebe ufak tefek bir şey miydi? Sabahattinin cevabı
bizi hayrete düşürdü: Bilakis! Benim ikim kadardı. Peki nasıl oldu da seni
dövmedi? Neden Alman talebeler birlik olup üzerine atılmadılar? Sabahattin Ali
hiç düşünmedi. Dedi ki: Bunu sonradan ben de kendilerine sordum. O yakınlarda
Türk tarihini ve Sokollu Mehmed Paşayı okudukları için korkunç bir tesir
altında kaldıklarını, onun için bana mukabele edemediklerini söylediler.
Zavallı Sabahattin Ali sözle şövalyelik yapıyordu. Nitekim bir müddet sonra hiç
de böyle bir hadise olmadığını, dönmesinin tamamile başka bir sebepten ileri
geldiğini öğrendik. İçindeki şeytan onu kuvvetli bir övendire ile dürtmüş ve
buraya getirmişti.
Bununla beraber Sabahattin Ali dönüşünü milli bir sebebe atmakla yine biraz
milliyetperver bir ruh taşıdığını gösteriyordu. Yoksa, dakikasında başka bir
sebep buluvermek, onun zengin muhayyilesi için hiç de güç değildi.
Fakat bu dönüş, bir piyango sayılabilecek olan Almanyadaki tahsilinin yarıda
kalması onun ruhunda aksül-ameller doğurmaya başladı. Sabahattin Ali yavaş
yavaş sapıtıyordu. Bize, Türk edebiyatında büyük inkılaplar yapacak olan bir
takım edebi projelerini anlatıyordu. Muallim Mektebinde yatıp kalkıyordu. O
zaman Yüksek Muallim müdürü Giritli Hamit adında birisiydi. İhtimal ki ırki
yakınlık dolayısıyla Sabahattine yardım etmek istemiş, onu mektebe almıştı.
Giritli Müslüman bir Rumun Oflu bir Müslüman Ruma yardım etmesinden tabii ne
olabilir? Çünkü Hamit ancak kız talebeye yardım eden, erkeklerden bunu esirgeyen
müstesna bir tabiata malikti ve onun bu iyiliği sayesinde yemek ve yatak bulan
Sabahattin bizim yatakhaneye yerleşti. Burada ekseriyetle edebiyatçılar vardı.
Mesela Orhan Şaik, Nihad Sami, Pertev Naili, Çemişkezekli Ziya ve ben bu
yatakhanede idik. Başka şubelerden de iki üç arkadaş daha vardı.
İşte sapıtmağa başlayan Sabahattin, Yüksek Muallimde lüks bir hayat sürüyor,
şiirler ve hikayeler yazıyordu. Fakat asıl mühim eserlerini ileride yazacaktı.
Bilhassa Tokat adındaki romanı ile Layemut Enayiler adındaki serisi birer
inkılap yapacaktı. Toka kendi kız kardeşini seven mütereddi bir tipin romanı
olacaktı. Bize bunun mevzunu on ,on beş dakikalık bir zamanda anlatmıştı. Bu
marazi mevzu nereden aklına geldi diye sormuştuk. Şöyle cevap vermişti:
Sabahattinin 3-4 yaşında bir kız kardeşi varmış. Bir gün evde kızım, sen kime
varacaksın diye şaka yapıyorlarmış. Kızcağız ağabeyinin kucağına atılarak ben
ağabeyimden başkasına varmam demiş. Sabahattin de bunu kura kura roman mevzuu
yapmış. Layemut Enayiler ise hakikaten bir şaheserdi: Kendilerini vatan ve
şeref için feda ederek ad bırakmış kahramanların hikayesi olacaktı. Hem de ne
orijinal şekilde?.. Bir gün canı sıkılan Allah eğlenmek için vesile arayacak,
meleklerden birisi de bu kahramanları birer enayiymiş gibi gülünç bir şekilde
anlatarak Allahı eğlendirecekti.
Sabahattin Alide büyük değişiklik başlıyordu. Memuriyetinden atılmış,
arkadaşlarından geri kalmış, liseyi veya Darül-fünunu bitirememiş, fakat
bitirmek ihtirasını kaybetmemiş zayıf insanların düştüğü çukura doğru gidiyordu.
O zamana kadar yalnız kendisini düşünen, yarı şaka bir tavırla kendisinin dahi
olduğundan bahseden Sabahattinde artık milletin dertlerini görmek fazileti
başlıyordu. Aç köylüler, zulüm altında ezilen insanlar, harplerde başkalarının
kazancı için ölen askerler harplerde başkalarının kazancı için ölen askerler
onun hodbin dimağına girmeğe başlıyordu. Bu yüzden büyük bir şiir yazıp herkese
okudu. Bu şiirde hükümet ve hükümet adamları şiddetle hicvediyordu. Başta o
zamanki cumhur reisi Gazi olduğu halde herkese sövüyordu. Bu uzun manzumeden
aklımda yalnız tek bir mısra kalmıştır:
Kel Aliden hesap
sorulmuş mudur?
Zavallı megaloman
şaircik bu şiirin memlekette bir inkılap yapacağına inanıyordu. Fakat buna
rağmen günün birinde birisi bunu hükümete haber vermeseydi bu dahiyane şiir
unutulup gidecekti. Bu vaka şöyle oldu: Sabahattin Ali bir kulpunu bulup
Konyada orta mektebe Almanca muallimi oldu. Zannedersem kendi tabiri ile bir
torpil, yani iltimas bulmuştu. Çünkü Almanyada kaldığı bir buçuk yılda
öğrendiği Almanca muallimlik edecek kadar değildi. İşte, bizim dahi edibimiz,
Konyaya gidince de başından ve boyundan büyük işler karıştırmağa başlamış.
İnkılap yapacak olan şiirini herkese okumuş. Dinleyenlerden birisi de bunu
hükümete haber vermiş. Olur a
Halbuki ben Sabahattin Alinin adam olacağından hala ümitli idim. Pertevin
ısrarı ile bir iki hikayesini de Atsız Mecmuada neşretmiştim. Hatta o benden,
yazacağı piyes için, tarihi ve kahramane bir mevzuu istediği zaman ona kahraman
Kür Şadı yazıp vermiştim. Tarihin en büyük kahramanını, iradesiz bir aşık
haline sokacağını bilir miydim? Bilsem ona öğretir miydim?
Sabahattin Ali yazdığı bir hicviyeden dolayı 14 ay hapse mahkum edildi.
Muallimlikten de çıkarıldı. Hapisten çıktığı zaman ise artık buz gibi komünist
olmuştu. Çünkü Nazım Hikmetofla arkadaşlığa başlamış ve bermutat, irade zaafı
dolayısıyla, her konuştuğunun tesirinde kaldığı için solcu oluvermişti. Hatta
zamanını iyi hatırlamadığım bir günde kendisiyle iddiaya girişmiştik: On yılda
Almanyanın komünist olacağını, Almanya komünist olduktan sonra da bütün
dünyanın aynı yola gireceğini, bu arada tabii bizim de o yolun yolcusu
olacağımızı iddia etmiş, ben de aksi iddiada bulunmuştum. Hiç şüphesiz bunu,
kendisiyle giriştiğim iddiayı kazandım demek için kaydetmiyorum. Maddeten olduğu
gibi manen de miyop olan bir hastayı her hangi bir iddiada yenmek övünülecek bir
şey değildir. Yalnız onun nasıl bir fırıldak gibi döndüğünü göstermek için bunu
yazıyorum.
Sabahattin Ali hapisten çıktıktan sonra Maarif Vekaletine başvurdu. Muallimlik
istedi. Ozaman Maarif Vekili şu Tarih Kurumunun azasından Hikmetti.
Sabahattine eski kanaatlerini değiştirdiğini bize ispat etmezsen sana iş
vermeyiz demiş. Sabahattin Ali açlıktan ölmüyordu. Dostları kendisine istediği
kadar para yardımı yapıyordu. Hatta açlıktan ölse bile bir komünistin bir
burjuva hükümete baş eğmesi pek çirkin bir şeydi. Fakat kendisi kadar zeki,
müsteit ve dahi birisinin bu halde kalması caiz miydi? Fikrimden döndüm
diyiverse ne çıkar? Etek öpmekle dudakları aşınacak değildi ya
Onları istismar
etmek için mübah olmayan hangi vasıta vardı ki
Bundan dolayı bizim bay fikrini
değiştirdi. Varlık dergisinin 15 kanun-ı sani 1934 tarihli 13!üncü sayısında
şu manzumeyi neşretti:
BENİM AŞKIM
Bir kalenin ucundan
hislerimiz akınca
Bu ince yol onları
sıkıyor, daraltıyor;
Beni anlayamazsan
gözlerime bakınca
Göğsünü parçala bak
kalbim nasıl atıyor.
Daha pek doymamışken
yaşamanın tadına
Gönül bağlanmaz oldu ne
kıza, ne kadına
Gönlüm yüz sürmek ister
yalnız senin katına,
Senden başka her şeyi bir
mangıra satıyor.
Sensin, kalbin değildir,
böyle göğsümde vuran,
Sensiz Ülkü adıyla
beynimde dimdik duran,
Sensin çeyrek asırlık
günlerimi dolduran;
Seni çıkarsam, ömrün
başlamadan bitiyor.
Hem bunları ne çıkar
anlatsam bir düziye?
Hisler kambur oluyor
dökülünce yazıya.
Kısacası: Gönlümü verdim
Ulu Gaziye,
Göğsümde şimdi yalnız
onun aşkı yatıyor.
Bu manzumeyi
okuyunca nasıl gülmüştüm! Bütün kıymet mefhumu mangır olan bu şaire gülünmez
mi? Baştan başa yalan olan bu aşk ile Sabahattin Ali fikirlerini
değiştirdiğini ispat etmiş, Hikmet de onu vekalette bir kalem başı yapmıştı.
Yarabbi! İnsanlar nelere tenezzül edebiliyorlardı! Daha dün Gaziye hiciv yazan
bu komünist bugün ona mehdiye yazmaktan sıkılmıyordu. Her halde bu, onlara göre
iktisadi bir kanun olmalıydı
Artık Sabahattin her şeyi marksist bir gözle
görmeğe başlamıştı. O, kalın camlı gözlüklerinin arkasından insanları nasıl
bulanık görüyorsa karışık beyni ile de hadiseleri yanlış görmekte devam
ediyordu. Kendisine vaktiyle vermiş olduğum Kür Şad mevzuunu da Nazım
Hikmetofun tesiriyle marksist bir kalıba sokmuş, Esirler diye yazdığı piyeste
bizim büyük Kür Şadımızı mümkün olduğu kadar küçülterek nefsine mağlup bir
insan haline getirmiş ve bu piyesi zayıf bularak oynamadı. Yoksa Sabahattinin
önceden söylediği gibi Şekspirvari bir piyes olsaydı Kür Şad sahnede bayağı bir
adam olarak yıllarca gözüküp bizi incitecekti.
Kendisiyle bundan sonra birkaç defa rastlaştık. Her görüşmemiz uzun münakaşalara
yol açtı. Komünizmin Almanyadaki bozgunundan sonra bütün istikbalin İspanya ve
Çin!deki meselelere bağlı olduğunu, bu iki ülkede mutlaka komünizmin galip
geleceğini iddia ediyordu. Komünizm İspanyada da yıkıldıktan sonra bir ümidi
Çinde kalmıştı. Japon istilasından sonra bilmem bu ümit ne haldedir?
İşte İçimizdeki Şeytan adlı romanıyla milliyetperverliği kötülemeğe ve
Türkçüleri fena göstermeğe yeltenen Sabahattin Ali böyle birisidir. Yani o bizim
içimizdeki şeytanlardan birisidir. Zavallı ve saf bir şeytan
Şimdi romana dönelim
Yukarıda mevzuunu anlattığım romanda üç esas kahraman var: Ömer, Macide ve
Bedri. Bunların üçü de iyi insanlardır. Yalnız Ömer arasıra içindeki şeytana
uyarak fenalık yapıyor. Fakat bu, onun fenalığını göstermez. Suç hep o
şeytandadır. İkinci derecedeki şahsiyetlerden de bir muhasebeci var ki o da
iyilik bakımından bunlarla aynı hizadadır. Fakat Sabahattin Alinin yani bizim
saf şeytanın bu iyi tipleri acaba hakikaten iyi insanlar mı? Türk cemiyeti
içindeki ahlak kaidelerine göre hayır! Çünkü Ömer iltimasına güvendiği için
vazifesine devam etmeyen, hırsızlık eden, şantajla para alan, karısına karşı
kötü niyetlerden şüphelenerek evinden kovduğu Bedri ile sonra tekrar barışan,
karım olacaksın diye evine getirdiği Macideyi bir iki ay sonra mal verir gibi
Bedri!ye veren bir tiptir.
Macide, Balıkesirin mazbut bir ailesinin kızı olarak İstanbul a geldiği halde
iki defa gördüğü Ömerin aşkını hemen kabul ediveren, her akşam Ömerle şurada
burada gezip evine bazen gece yarısı gelen, sonra bu hareketin yanlışlığı
kendisine ihtar olunduğu için evlerinde kaldığı akrabalarından bir gece yarısı
bavulunu alıp kaçan, o gece hemen Ömerin pansiyonuna gidserek onunla aynı
yatakta yatan, Ömerle bir iki ay yaşadıktan sonra onun ne miskinve tahammül
olunmaz bir adam olduğunu anlayarak ve Ömerin kendisini ihmal etmesini sebep
sayarak Bedriye kaçmayı tasarlayan, Ömerin kendisiyle ilişiğini kesmesi
üzerine de pervasızca Bedrinin evine giden bir tiptir.
Türk cemiyetinin ahlaki prensiplerine göre Ömerle Bedri mükemmel bir deyyus,
her müşkül dakikada her erkeğin evine giden Macide mükemmel bir fahişe, ihtiyar
muhasebeci hakiki bir hırsızdır. İşte bizim saf şeytanın dört faziletli insan
diye ortaya attığı tipler
Öteki şahıslara gelince: Nihat, Tatar suratlı herif, Profesör Hikmet, muharrir
Şerif, şair Emin Kamil ve Nihatla çalışan gençler zaten hep fena, dalavereci,
milliyet ülküsü ardında koşuyor gözüktükleri halde yabancı devletler hesabına
çalışan kimseler olarak gösteriliyor. Sabahattin Alinin iyi olarak gösterdiği
insanlar bile bu kadar fena olursa, artık fena göstermek istedikleri üzerinde
durmak boştur, değil mi?
Fakat Sabahattin Ali bu romanı ile şunu veya bunu değil; milliyetçiliği,
ırkçılığı, Türkçülüğü baltalamak istemiş, bu romana hem kendisini, hem de
tanıdığı, selamlaştığı insanlardan bazı milliyetperverleri sokarak tahteş-şuurundaki
bir kinin öcünü almak istemiştir. Bu kin, Kirye Sabahattinakiyi kendi ırkının
yurdundan ve devletinden mahrum eden Türk ırkına karşı duyduğu kindir.
İçimizdeki Şeytan hakkında Bozkurt dergisinin üçüncü sayısında bir tenkit
yazan Reha Oğuz Türkkanın da gözünden kaçmadığı gibi romandaki Ömer, birçok
noktalarda Sabahattin Aliye benziyor. Bir kere romanın ilk sayfasındaki tarife
göre Ömer şişmanca, beyaz yüzlü, gözlüklü, kahve rengi miyop gözlü bir genç.
Saçları şapkasından gözüne doğru dökülüyor ve çabuk konuşuyor. Boyu ortaya
yakın. Bu tarif bizim saf şeytanın ta kendisidir.
Bilhassa fikirler ve konuşuş bakımından bu benzeyiş daha büyüktür. Mesela Ömer
kendi kendisine şöyle diyor: Tuu Allah belasını versin. Ne kadar salaklaştım.
Belli etmedi ama, muhakkak fena halde içerlemiştir. Ben kız olsam benim
tipimdeki erkeklerden istikrah ederim. (sf. 66) Sabahattin Ali tıpkı böyle
konuşur. Bilhassa kızların kendisinden nefret ettiği hakkındaki fikrini bize
birkaç defa söylemiştir. Biraz daha aşağıda (sf. 68) Macide, Ömerin yüzüne
dikkatle bakınca onu biraz gülünç, fakat samimi buluyor. Sabahattin Alinin
yüzüne dikkatle bakan bir insanın da bütün samimiyeti ile gülmesine imkan
yoktur. Ömer hiçbir şeye inanmıyor (sf. 79) Sabahattin Ali de öyledir.
Bir yerde Ömerin ağzından şu sözleri işitiyoruz: Acaba dünyada benim kadar
manasız şeyler düşünen var mıdır? Bir de utanmadan akıllı geçiniyoruz.(sf. 83)
Sabahattin Aliden de bu sözleri çok defa işitmişizdir.
Romandaki Ömerin ruhiyatı
da Sabahattine çok benziyor. Ömer iç sıkıntısından, büyük iş yapamamaktan
muztarip bir insandır. Sabahattin Ali gibi
Ömer herkesle ahbaplık eder,
konuşur. Fakat onların meclislerinden çıkar çıkmaz aleyhlerine söz söylemekten
çekinmez
Sabahattin Ali de böyle yapar.
Ömer günün birinde hırsızlık etmiştir. Sabahattin Ali hırsız değildir ama bir
gün cebinde parası yokken bir lokantaya girip yemek yediğini, sonra gizlice
sıvıştığını bize gülerek anlatmıştı. Belki Sabahattin Ali bunu da yapmamıştı.
Ama tuhaflık olsun diye, orijinal gözükmek için söylemişti. Çünkü o her şeyi
yapmış olmak zevkini tatmak isterdi. Kah esrar içip Ayasofya meydanında
kustuğunu, kah bir satıcıya bir lira verip beş liranın üstünü aldığını, bazen de
şair Yusuf Ziya ile bir lirasına oynarken hile ile partiyi kazandığını
anlatırdı. Bunların çoğunu yapmış değildir. Yalnız yapmasını düşünür ve yapmış
gibi anlatırdı.
Fakat bizim Sabahattin Ali romandaki Ömeri bütün ahlaksızlığına , salaklığına
rağmen dudakları çok güzel bir erkek olarak gösteriyor. Mesela şu satırlara
bakın:
Söz söylerken dudakları hafifçe büzülerek ağzı güzel bir şekil alıyordu. (sf.5)
...
Konuşurken fevkalade güzelleşen ağzı ve insanın ruhuna sert fakat tatlı bir
rüzgar halinde yayılan sesi ile
(sf. 90)
Ama ne kadar
güzel söylüyordu
Ne güzel dudakları vardı
(sf 93)
... Ömerin
konuşurken insanı çıldırtacak bir şekil alan dudakları.. (sf 122)
... Güzel dudaklarını yakından , ta yanı başından göreceğim. (sf 126)
... Ve konuşan dudaklarını yine güzel, çok güzeldi. (sf. 175)
... O da Ömerin dudaklarına bakıyordu. (sf 253)
... Güzel dudaklarından öperim. (sf. 273)
... Ve sustuğu zaman bile güzel dudaklarını kımıldatan Ömer
(sf. 287)
İşte yalnız
burada Ömerle Sabahattin Ali birbirlerine benzemiyorlar. Çünkü Sabahattin
Alinin konuşurken etrafa tükürük saçan börek dudaklarıyla Ömerin dudakları
arasında hiçbir benzerlik yok. Fakat o kadar da insafsız olmayalım. Zavallı
Sabahattincik hasretini çektiği şeyleri romandaki kendi muhayyel tipine de
vermesin mi? Şeytan kendisini beğenmezse çatlarmış diye bir atalar sözü vardır.
İçimizdeki şeytanlardan biri olan bu saf şeytan da kendisini, kadınları bayıltan
yakışıklı bir erkek diye düşünse ne çıkar?
Bu noktayı bir kenara bırakırsak Ömerin bütün seciyesi ve korkusu Sabahattin
Alide vardır. Romanda Ömerin çok zeki olduğundan birkaç yerde bahsolunuyor.
Sabahattin Alinin de bütün korkusu çok zeki olmamaktır. Zavallı bu yüzden
nelere katlanmaz. Bununla beraber sırası gelmişken onun çok zeki, hatta yalnızca
zeki olmadığını da söyleyeceğim ve bir örnek vereceğim: Sabahattin Ali 1935de
Değirmen diye bir hikaye kitabı çıkardı. Bu hikayelerinden bazılarındaki
maksat Türk cemiyetini kötülemektir. Bütün kitapta Türk hükümeti hep rezil,
çirkef olarak anlatılır. Bu kitapta çingeneler bile ülküleştirilirken (nedense
Sabahattin çingeneleri pek sever) Türkler, yani kanı Türk olan bizler, yani bu
vatanın kurucuları, sahipleri ve müdafileri olan insanlar hep kötü olarak
gösterilir. Bu hikaye kitabının sonunda Sabahattin Alinin, sonradan ve acele
ile eklendiği belli olan ince bir kağıt üzerine şu tavzihi var: Bir Orman
Hikayesi, Bir Firar, Candarma Bekir, Bir Siyah Fanila İçin, Komikişehir adlı
hikayelerin Osmanlı İmparatorluğu zamanındaki Anadoluyu anlattığı okunduğu
zaman anlaşılmakta ise de bunun burada ayrıca tavzihine lüzum gördüm.
Halbuki mesela Komikişehir adlı hikayede cazbanddan ve danstan söz
ediliyor (sf 199). Osmanlı İmparatorluğu zamanında dans ve cazband var mıydı?
Görülüyor ki bu tevcil hiç de zekice bir tevil değil ve zavallı Sabahattin bu
tevil ile tam bir Komikişehir olmaktan kurtulamıyor. Zaten onun komikliği yalnız
bu kadar değil ki
İçimizdeki Şeytan ın bir yerinde hiçbir şeye
inanmamak hususunda Ömerle muhasebecinin mutabık olduğu söylendiği
halde (sf. 79) başka bir yerde topyekün inkar da ancak barbarların karıdır
deniliyor (sf 183). Bu tezadı Sabahattin dehası ile de izah etmek kabilse de
ben yine onun komikliği ile tevil edeceğim. Hem de topyekün inkar barbarların
değil seciyesizlerin, komünistlerin karıdır. Barbarlar muayyen prensipler
inanmış insanlardır.
İçimizdeki Şeytan ın dikkate değen taraflarından birisi içinde seciyesiz
olarak gösterilmek istenen ediplerin ve milliyetperverlerin muhayyel tipler
değil, Sabahattinin ahbaplık ettiği mevcut insanlar olmasıdır. Bunlar arasında
Profesör Hikmet diye gösterilen insan hakikatte tarihçi Mükrimin Halildir.
Çünkü ikisi de Maraşlıdır. İkisi de Anadoluludur ve Anadoluluları sever. İkisi
de arkadaşlarına yardım etmekten hoşlanır. İkisi de daima Taberiden,
Selçuklulardan, Arap müverrihlerden bahseder. İkisi de Bayezid meydanındaki
kahvelerde oturur. Fakat Sabahattin Ali daima kötü bir maksatla hareket ettiği
için Profesör Hikmeti fena fikirli, vatan haini, yabancı devletler hesabına
çalışan, faziletli gözüktüğü halde ırz düşmanı olan birisi olarak anlatmıştır.
Lakin herkes bilir ki Mükrimin Halil aileye, namusa ve vatana en çok değer veren
samimi bir insandır. O halde bunu acaba neden böyle yaptı? Konuşup da selam
verdiği, yüzüne güldüğü bir insana bu şekilde hicviye yazmak gibi çirkin bir
harekete Sabahattin niçin tenezzül etti? Bunun iki sebebi var:
1- Mükrimin
Halil Anadolucu
milliyetperverlerdendir. Bütün hakiki milliyetperverler gibi aileye ve şecereye
bakar. Halbuki Sabahattin daha ikinci göbekten bozuk çıkıyor ve Mükrimine göre
değersiz bir insan olarak kalıyor.
2- Mükrimin
Halil bütün milliyetperverler gibi komünizme düşmandır ve şimdiye kadar
liselerde verdiği tarih derslerinde şu sözü talebelerine sık sık tekrarladığı
meşhurdur: Her memlekette komünizm gibi vatan aleyhtarı fikirlere saplanacak
birkaç orospu çocuğu çıkabilir. Vazifeniz bu fikirlere karşı tarihten ders ve
örnek alarak mücehhez olmaktır.
Romandaki tiplerden muharrir İsmet Şerif de milliyetperver ve kafalı
gözüktüğü halde boş, manasız, ahlaksız bir insan
Bunun da Peyami Safa olduğu
anlaşılıyor. Sabahattinin ona düşmanlığı da Peyaminin milliyetçi ve tanınmış
bir romancı olmasıyla izah olunabilir: Halbuki Sabahattin Ali varken Peyami
hangi cesaretle roman yazabiliyor? O cahil ve kültürsüz olduğu ve milliyet gibi
saçma bir fikre saplandığı için derhal susmalı, meydanı yüksek kültürlü
Sabahattine ve içimizdeki öteki şeytanlara bırakmalıdır. Sabahattin, Peyami
Safaya kininde o kadar ileri gidiyor ki onun ölmüş babasına bile diş uzatıyor.
Bu sırtlanlık, zaten bütün komünistlerin müşterek vasfı
Romanda adı söylenmeyen Tatar suratlı herif ise ya profesör Zeki Velidi, yahut
Abdülkadir İnan olacaktır. Çünkü bu adam umumi harpten sonra dünyanın muhtelif
yerlerinde teşekkül eden ve birkaç ay veya birkaç sene sonra batan küçük ve
uydurma devletlerden birinde reislik yahut nazırlık yapan birisidir (sf. 173)
Sabahattinin tanıdıkları arasında reislik veya nazırlık yapan, Zeki Velidi ile
Abdülkadir İnan vardır. İkisi de Bolşeviklerle çarpışıp geldikleri ve Bolşevik
düşmanı oldukları için Sabahattin Alinin de tabii düşmanları sayılırlar. Sonra
dünyanın muhtelif yerlerinde teşekkül ettiğini söylediği bu devletler hakikatte
Rusyada kurulmuştu. Hepsi de Türk devletçikleri idi. Türk devletçikleri olduğu
için Sabahattin Ali onları uydurma buluyor. Ama biz onların uydurma olmadığını
kendisine ve bütün komünistlere ispat edeceğiz.
Romanda, kim oldukları anlaşılmayan bir de muharrir Hüseyin Beyle Nihat var.
Nihat darül-fünunlu gençlerle birlikte milliyetperverlik uğrunda çalışıyor gibi
göründüğü halde meğer casusmuş. O gençlerin hepsi de külah peşinde koşan
insanlar
Şimdiye kadar okuyuculara hitap edip romanı ve müellifini anlattıktan sonra
artık doğrudan doğruya içimizdeki şeytanlardan birine, bu milletin
milliyetperverlerini çirkefe batırmak için uğraşan komüniste hitap edebilirim:
Kirye Sabahattinaki!.. Yahut fikirlerine ve irfanına göre Yoldaş Sabahattin
Aliyef!.. Sen, kanı bozuk Oflu Rum dönmesi ve marksın fikri veledi!.. Türk
olmamanın, yüksek tahsilli olmamanın verdiği kıskançlıkla yanıp kavrularak
kendinden üstün gördüğün herkese saldırıyor ve yetişemediğin her salkıma tilki
gibi olmamış diyip geçiyorsun. Senin tahteş-şuurundaki bütün kinler pek iyi
anlaşılıyor. Türk olmadığını bildiğin halde Türk yaşamağa mecbur olmanın verdiği
ruhi kargaşalık içindesin. Sen de her Türk olmamanın, tahsili yarıda kalmış her
muhteris insanın yaptığı gibi hırsını doyuracak tek yola sapıyorsun. Bu yol,
Türklüğün kutlu nesi varsa hepsini inkar ederek, hepsine söverek kendini
aldatmayı temin eden komünistlik yoludur. Romanında insanlar arasındaki karanlık
münasebetlerden ne diye bahsediyorsun? Sen o karanlık münasebetlerin şahıslanmış
örneğisin. Bu kitapta aşağı gördüğün, çirkefe batırmak istediğin ne varsa sen
vaktiyle onların hepsine salik olmuş, fakat hepsinde sona kaldığın için onlara
düşman kesilmiş bir hastasın.
Sen eskiden milliyetperver değil miydin? Ne diye Ziya Gök Alpı peygamber
tanıyarak şiir yazmıştın? Milliyetperverlik yolunun çok çetin olduğunu
anladığın, bu yolda çabucak yükselmeyeceğin için bundan vazgeçtin değil mi?
Romanının 152nci sayfasında suratlarının kaba, küstah, ve aptal
ifadelerinden sporcu oldukları anlaşılan gençler den bahsetmene rağmen sen
eskiden sporcu değil miydin? Hatta bir talebe gezintisinde Nejdet Sançarla
yarışıp yenildikten sonra yenmek hırsını mutlaka tatmin etmek için,
çocukluğundan beri alıştığın şekilde, yalınayak yeniden yarışarak yine geride
kalmamış mı idin? Bisikletle çok yarışıp kalbini yoran ve bu yüzden kalbi
bozulan sen değil misin? Senin yukarıdaki satırlarında çürük insanların
güçlülere karşı duyduğu kıskançlıktan başka ne var?
Almanyaya gidip uygunsuz hareketin dolayısıyla döndükten sonra Türk
milliyetperverliğine de düşman olan sen, sırf bir iş bulmak , birkaç para almak
için, düşmanı olduğun, bunu her yerde söylediğin Gaziye mehdiye yazmadın mı?
Sabahattin Aliyef Yoldaş! Birkaç yılda bu kaçıncı döneklik? Hatta Yedek Subay
Okulunda, askerliğe olan kabiliyetsizliğin dolayısıyla alaya çıkacakken
Ankaraya giderek Tarih Kurumu as başkanı Profesör Bayan Afete yalvarıp
iltimasla bunun önüne geçmedin mi? Senin gibi bir komünistin romanını milliyetçi
geçinen Falih Rıfkının Ulusta tefrika ettirmesini sakın kendi lehine yontma!
Çünkü Cibali imamının ferzendi olan Bay Falih Rıfkı Atay da, senin gibi il okul
öğretmeni olan Profesör Bayan Afet de içimizdeki şeytanlardan ikisidir. Senin
kim olduğunu daha iyi anlamak için onlara değil, hocan olan Ali Canibe sormağa
bilmem lüzum var mıdır? Çünkü o meslektendir. Seni çok iyi bilir.
Yeni Adam mecmuasının 261inci sayısındaki Fikret anketine verdiğin cevapta Fikretin
insaniyetçiliği her kendini bilen insanda bulunması icap eden, hatta hakiki
milliyetperver olmak için de esasi şartı teşkil eden bir insaniyetçiliktir.
diyerek bizleri yani bu vatanın hakiki sahiplerini kendini bilmemezlikle itham
etmek istiyorsun. Zavallı Kirye Sabahattinaki!.. Erkekli dişili bütün yoldaşlar
gibi sen de Türk milliyetperverliğine insaniyet afyonu yutturmak istiyorsun
değil mi? Boşuna
Hem niçin aile menşeini gizleyerek Behcet Yazarın anketine verdiğin cevapta
(Edebiyatçılarımız ve Türk Edebiyatı, sf. 371) kendini Garbi Anadolulu
gösteriyorsun? Tesadüfen Berlinde doğsaydın kendini Berlinli mi göstereceksin?
Sen Oflu Müslüman Rumsun. Saklamağa ne lüzum var? Sizin için şecere, soy, ecdat
meselesi var mı? Irk meselesi yalnız yarış atlarında kalmıştır diyorsun ama
görüyorsun ki hayvanların bile asilinde ırk aranır. Kimse sokak köpeklerinin
ırkını sormaz.
Senin romanındaki milliyetçi gençler kimini falan milletin yardakçısı, kimini
bir fikrin satılmış kölesi, kimini korkak ve dalkavuk, kimini kanı bozuk diye
tenkid ediyorlar ve bugünkü sınırları dar buluyorlar değil mi? Saklamağa ne
lüzum var Sabahattin Aliyef Yoldaş? Sen Mujikistan sınırlarını dünyanın son
ucuna kadar yaymak istedikten sonra Turancı Türkler neden Anadoluyu dar
görmesinler? Senin düşüncenin tarihte hiç örneği olmadığı halde tabii oluyor da
Turancılarınki birkaç defa tahakkuk etmiş olmasına rağmen neden aykırı geliyor?
Sana aykırı gelse de gelmese de biz günün birinde bütün Türkleri
birleştireceğiz. Tarihte Türklerin olmuş olan her şey yine Türklerin olacak.
Sayısı on binleri geçen subaylar, öğretmenler, doktorlar, memurlar ve talebeler
hep Turancılık ülküsü ile tutuşmuş insanlardır. Bu selin önüne sütü ve kanı
bozuk birkaç serseri duramaz. Sonra yardakçı, köle, korkak, dalkavuk, kanı
bozuklar yok mu? Mesela önce hicvettiği Gaziyi sonra memuriyet için öven sana
dalkavuk denmez mi? Rum olduğun, fakat Türk geçindiğinden için kanı bozuk değil
misin? Düşüncelerini açıkça söyleyemeyip gizlice yaydığın için sana korkak
dersek hak vermez misin? Zavallı megaloman Sabahattin Aliyef!...
Aklı kafanızdan
sürsek,
İlmin içine tükürsek.
Dünyaya çevirip dirsek
Günümüzü hoş geçirsek
Diyen sana belki
yalnızca acımak daha doğru olurdu. Çünkü kafandan süreceğin aklın kaç gram
olduğu ve hele içine tükürmek istedin ilmin beş yıllık Muallim Mektebi tahsili
ile lugatsız okunamayan kırk elli Almanca romana inhisar ettiği düşünülünce sana
acımaktan başka bir şey yapmamak gerekirdi. Fakat bu biçareliğine bakmadan Türk
edebiyatı meselelerine karışman, çizmeden yukarı çıkarak tahsilin ve bilgin
müsait olmadığı halde münevverlerin karışabileceği meselelere burnunu sokman
sana bir ders vermenin lüzumlu olduğunu gösteriyor. Sinirlerin hasta ise herkese
acıdığımız gibi sana da acırız. Fakat sinirleri hasta insanların Türk milletine
telkin vermesine katlanamayız. Bugünkü sınırların dar veya geniş olması da seni
ilgilendirmez. Bu, Türklerin kendi aralarında halledecekleri meseledir. Haddini
bilmezsen durumun bir hastanın durumu olmaktan çıkar. O zaman da bizimle her
şekilde çarpışmayı göze almalısın. Biz Türkçülerle siz komünistlerin, fikir
sahasında anlaşmamıza imkan olmadığı için, toplu bir halde, yumruklarımızın
hakkını vererek çarpışmamız pek hoş olurdu. Çünkü fikirlerin halledemediği
davaları kan halleder. Gerçi komünistler bu yiğitliği gösteremez. Fakat benim
sana gayet samimi ve erkekçe bir teklifim var: Sen yedek subay olduğun için
süngü kullanmasını bilmen icap eder. Bu davayı kökünden halledebilmek için
benimle, şehirlerden çok uzak bir yerde süngü ve kılıçla bir ölüm-dirim
çarpışmasını göze alacak kadar yüreğin var mı? Biz birbirimize ölüme kadar
düşmanlık güdecek olan iki zümreyiz. Fikir savaşından bir sonuç çıkmadığını
biliyorsun. Herhalde senin de istediğin bir şeyler yapmalıyız. Türk
gençliğini roman ve hikaye ile zehirlemekte devam etmene engel olmak için sana
bu teklifi yapıyorum. Fikir sahasında bizimle boy ölçüşemezsiniz. Fakat gizlice
bazı kimseleri kandırabilirsiniz. Bunun da önüne geçmek için sana en şerefli iki
silahtan biriyle, ikimizden biri ortadan kalkıncaya kadar, vuruşmayı teklif
ediyorum. Bilmem ki bu şerefi de tepecek misin?..
Nihâl Atsız
19 Temmuz 1940
|