|
TÜRKİYE, "IRAK RAPORU" VE KÜRTLERLE DANS ETMENİN SONU! |
1991 yılında meydana gelen Birinci Körfez Savaşından bu yana, Irak ve Irak'ın
geleceği üzerinde hesap yapmayan ülke kalmamış gibidir. Bunların en başında da
ABD ve İsrail ile onların batılı müttefikleri gelmektedir. İkinci olarak da,
Irak'ın komşuları olan ülkeler, İran, Suriye ve diğer bölge ülkeleri
sayılabilir. Peki Türkiye'yi de bu ikinci gruba dahil edebilir miyiz?
Türkiye'nin bir Irak politikası var mıdır? Varsa nedir? Bu soruların ne yazık ki
açık ve belirgin bir cevabı yoktur. Neden yoktur diye sorgulayacak olursanız,
karşınıza daha da iç karartıcı bir tablo çıkar ki o da şudur: Kelimenin gerçek
anlamıyla Türk olan bir dışişlerimiz olmadığı için, Türkiye’nin uyguladığından
söz edebileceğimiz bir Türk dış politikası da yoktur.
Bu yargımızın sebepsiz olmadığını göstermek için, Yeni Hayat dergisinin
1995/Nisan sayısında yani bundan yaklaşık on iki yıl kadar önce yayınladığımız
Mehmet Osmanoğlu imzalı, "Türkiye’de Dış Politika Çıkmazı" başlıklı yazının
girişini dikkatinize sunuyorum:
"Türkiye değişen dünyada yeni sorunlarla karşılaşıyor veya eski sorunları yeni
şekiller alıyor. Bu sorunların ilk grubu, Kıbrıs sorunu, Azerbaycan sorunu ve
Bosna-Hersek sorunudur. Bu gruba Avrupa'yla Gümrük Birliği sorunu da dahil
olmuştur. Türkiye bu sorunların hiç birinde başarı elde etmiş değildir. Bu
başarısızlığın genel sebebini Türk dışişlerinin yapısında aramalıyız; bu yapının
adı Türk, kendisinin ise Türk olma iddiası yoktur. Türk dışişleri yetkililerinin
Türk ulusuna nispeti ile İngiliz veya Fransız ulusuna nispeti arasındaki
farkları bulmaya çalışanların önemli bir sayı elde etmeleri çok zor görünüyor.
Hatta Türk dışişlerinin faaliyetleri, başka bir devlete ihale edilmiş olsaydı,
su andakinden daha değişik olmayacağını düşünenler az değildir. O halde, Türk
dışişleri yetkilileri, Türk ulusuna yabancılaşmıştır ve Türk ulusunun dışında
bir gruptur. Böyle bir grup, dışişlerinde Türk ulusunu temsil edebilir mi? Türk
dış politikasının olaylar karşısındaki başarısızlık sebeplerinde, onun sahip
olduğu bu yapının büyük etkisi vardır. Mesela risk almamanın özeldeki sebepleri
çok farklı olabilir; ancak her türlü sebebin arkasındaki nihai sebep, yani ortak
payda halindeki genel sebep, Türk olup olmamakla ilgilidir. Risk almadan
yürütülen faaliyetler, devleti "vesayet" batağına sürükler. Türk dışişleri risk
alıyor mu? Vesayet tuzaklarına karşı bağımsızlık iradesini yürütecek dirayette
mi? Türk dış politikasının en büyük eksiği, risk alma boyutunun olmayışıdır.
Risk almanın, devlet düzeyindeki en son örneklerinden biri, henüz iki yüz yıllık
bir tarihe sahip olmasına rağmen, bugün dünyada alınan her büyük kararda nihai
söz sahibi bir süper güç olan Amerika Birleşik Devletleri'dir. Bir avuç insanın
devlet kurucu iradesi olmasaydı, bugün Amerika Birleşik Devletleri de olmazdı.
Bu durum, dünyadaki her devlet için geçerlidir ve devlet olmanın doğasının
gereğidir. Türk dış politikası, devlet olmanın en temel ilkesini bile ihmal
edebilmektedir. O nedenle, böyle bir politikanın, başarısızlığı değişmez bir
çizgi olarak bünyesinde taşımasına şaşmamak gerekir."
Peki ama geçen on iki yılda yukarıdaki yargıyı değiştirecek en ufak bir olumlu
gelişmeden söz edebilir miyiz? Hayır! Aksine Türk Dışişleri, "başarısızlığı
değişmez bir çizgi olarak bünyesinde taşımaya devam etmiştir." Irak konusunda
sergilenen dış politika da, bu başarısızlığın en son ve en somut örneklerinden
biridir. Öyle ki, Türkiye, bu politikasızlığı yüzünden, Irak konusunda herkesten
önce söz söylemesi ve sözünü yürütmesi gereken bir ülke ve devlet konumunda
iken, İran'dan, Suriye'den, Körfez emirliklerinden ve diğer Arap devletlerinden
sonra adı anılan yani kaale bile alınmayan bir konuma düşürülmüştür. Türkiye
bugün kendi çöplüğünde ötemeyen bir horozdur. O sebeple de, dünkü uşaklarımız
olan Kürt eşkıyabaşları Barzani ve Talabani, Irak'ın işgalinden bu yana Amerika
ve İsrail'i arkalarına alarak Türkiye’ye horozlanır olmuşlardır.
Biz şahsen bu olacakları, İkinci Körfez Savaşının başlamasından üç ay önce Yeni
Hayat dergisinin 2003 yılı Ocak sayısında "Savaş ve Savaş Karşıtlığı Üzerine"
başlıklı makalemizde ve bilahare savaş sırasında internet ortamında yazdığımız
çeşitli yazılarımızda dile getirmiştik. Sözgelimi savaşın başlamasından yirmi
dört saat geçtikten sonra kaleme aldığımız, "Sürek Avı, Çakallar ve Biz!"
başlıklı yazıda öngördüklerimiz bir bir gerçekleşti ve ABD ile onun Kürt
müttefikleri tarafından adım adım uygulamaya konuldu.
Peki Türkiye ne yaptı? Türkiye olan bitene bir süre yalnızca seyirci kaldı. Ama
sonuç itibariyle kendi düşleri bulunmadığı için başkalarının düşleri peşinde
sürüklenmeye mahkum oldu. Bir yandan Kuzey Irak’ta bağımsız bir Kürt devleti
ilan edilmesini savaş sebebi sayacağı yolunda açık bildirimde bulunurken,
TSK’nin en yetkili ağızlarından "Irak'ta kırmızı çizgilerimizin var olduğundan"
söz edilirken; öte yandan Kuzey Irak'taki bağımsız Kürt devleti oluşumuna katkı
sağlamaktan başka hiçbir anlamı bulunmayan işlere girildi. Barzani ve Talabani
ile bizim Hükümete pek yakın isimler arasında ticari ortaklıklar kuruldu.
Süleymaniye'de Türk askerinin başına çuval geçirilmesinden sorumlu olan emekli
generallerin o bölgede faaliyet göstermek üzere Amerikalılarla birlikte
"güvenlik şirketi" kurmasını bir yana bırakalım, OYAK İnşaat Kürt bölgesinde
ihale alıp yapmakta bir sakınca görmedi. Bütün bu saydıklarımız karşısında,
Türkiye Cumhuriyeti devletinin Kuzey Irak'taki bağımsız Kürt devleti oluşumuna
gösterdiği veya göstereceği tepkileri kim ciddiye alır?
Büyük hesapları olmayanların kaçınılmaz sonu küçük hesaplarda boğulmaktır. Ama
ne yazık ki, bu küçük hesaplar bile şahsidir; Türkiye Cumhuriyeti namına
yapılmış değildir!
YANLIŞ HESAP BAĞDAT'A KADAR DA GİTMEZ, KERKÜK'TEN DÖNER!
Irak üzerine büyük hesapları dışarıda ABD, içeride ise Kürtler yaptı. İlk başta
her şey planlandığı gibi yürüyordu. Amerikalılar da, Kürtler de durumdan memnun
görünüyorlardı. Ama ne zaman ki ABD'nin Irak'ta verdiği asker kaybı binlerle
ifade edilir hale geldi; işte o zaman ABD aklını başına devşirir gibi oldu.
Bunun somut bir yansıması olarak, Amerika’nın derin devletini temsil eden James
Baker ve Lee Hamilton önderliğinde Irak'ta yapılan yanlışlıkların düzeltilmesini
içeren Irak Çalışma Gurubu Raporu 6 Aralık günü Washington’da açıklandı. Bu
raporun bizi ve konumuzu ilgilendiren en önemli tespitlerinden biri Irak'ın üçe
bölünmesi planının yanlışlığı üzerinde durulması, diğeri de Kerkük’ün statüsüne
ilişkin değerlendirmesidir. Raporda, "2007 yıl sonundan önce, Irak anayasasında
öngörüldüğü gibi Kerkük'ün geleceğiyle ilgili bir referandum patlama etkisi
yaratabilir ve ertelenmelidir" denildi. Kerkük kentindeki mücadelenin, Kürtler,
Araplar ve Türkmenler arasında olduğu belirtilen raporda, Kürtler'in Kerkük'ü
kendi topraklarında görmek istediği ancak yapılacak bir referandumla şiddetin
artma riskinin çok yükseleceği" vurgulanmaktaydı.
Raporun önemi, açıklanmasıyla birlikte ABD Savunma Bakanı Donald Rumsfeld’in
görevini Robert Gates'e bırakması ve yeni Savunma Bakanının bu raporu
hazırlayanlar arasında yer almasıyla da sınırlı değildir. Bizzat Amerikan
Başkanı Bush'un; "raporun Irak'taki durum hakkında çok sağlam değerlendirmelerde
bulunduğunu belirterek, raporu çok ciddiye alacaklarını ve gerekeni
yapacaklarını" söylemiş olmasıdır. Demek oluyor ki, ABD yönetimi artık aklını
başına devşirme vaktinin geldiğini anlamış ve bunu kabullenmiştir.
Bu rapora ilk ve en sert tepkinin Mesut Barzani’den gelmiş olması elbette
tesadüfi ve sebepsiz değildir. Türkçede "işkilli büzük dingilder" diye bir
atasözü vardır. Barzani'nin bu rapordan ötürü fena halde işkillendiği
anlaşılıyor. Ama unuttuğu bir şey var: ABD İran şahını bile sonuna kadar
destekleyip koruyamamıştır. Şah devrilirken de kılını kıpırdatmamıştır. Amerika
uşaklarına yalnızca emir verir; ama söz vermez.
KÜRTLERLE DANS EDEN ADAM!
Kevin Costner'in başrolünü oynadığı Amerikan yapımı bir filmin adıdır,
"Kurtlarla Dans Eden Adam". O filmde, Kuzey-Güney savaşının kahraman
subaylarından birinin, iç savaşın bitmesi üzerine Kızılderililerin yaşadıkları
toprakların hemen sınırında yeralan bir karakola atanması ile gelişir olaylar.
Kahramanımız bu yeni görev yerinde yapayalnızdır ve vahşi doğanın ortasında
yalnızlığını ona unutturacak tek uğraşı da kurtlarla oynaşmaktır. O sebeple de,
onun bu tuhaf yalnızlığını uzaktan uzağa gözleyen Kızılderililer kendisine
"Kurtlarla Dans Eden Adam" adını takarlar.
Filmi izleyeli neredeyse on yıl kadar oluyor. Fakat o günden beri ne zaman Kuzey
Irak konusu açılsa bu film aklıma gelir ve artık Türk dilinin zengin çağrışımlar
yaratmaya çok yatkın olan yapısından mıdır nedir bilmiyorum, filmin adını bu kez
"Kürtlerle Dans Eden Adam" olarak değiştiririm.
Tabii Amerikalılardan önce bir de "Kürtlerle Dans Eden Madam" vardı: Madam
Mitterand! Fakat Madam ve onun şahsında Fransa'nın rolü çoktandır ikinci üçüncü
sıraya düştüğü için şimdi bizi ve bütün dünyayı ilgilendiren baş aktör
Amerika'dır. Amerika on iki yıldır bu bölgede "Kürtlerle dans eden adam"ı
oynamaktadır. Ne var ki, bu, her iki taraf açısından da çok tehlikeli bir
danstır.
Amerika bu rolü oynamaya devam ettiği sürece, bu durumdan en çok rahatsızlık
duyacak ülkenin Türkiye olacağı besbelli birşeydir. Türkiye'nin, Kürt kartını
pek matah birşey zanneden ve bunu sürekli bir biçimde gözüne sokan Amerika ile
arasındaki "stratejik müttefik"lik ilişkisinin aslında kocaman bir palavradan
başka birşey olmadığını görmemesine, bunu fark etmemesine imkan yoktur.
Amerika'nın Türkiye üzerinden kuzey cephesini açamamış olmasının gerisinde yatan
en temel etkenlerden biri işte budur. Türkiye on iki yıldan bu yana sürekli
olarak Kürtlerle yatıp kalkan Amerika'ya güvenmemiştir ve güvenmemekte de yerden
göğe kadar haklıdır. Demek ki, bu tehlikeli dansı bundan sonra da sürdürmenin
Amerika'ya maliyeti Türkiye'yi temelli kaybetmek noktasına kadar varabilir.
Türkiye çoktandır bunun farkındadır ve maliyet hesaplarını bu ihtimale göre
yapmakta olduğunda da hiç kuşku yoktur.
Kürtlerin Kuzey Irak'ta Amerikan bayrağının ve askeri varlığının gölgesi altında
"Musul ve Kerkük"ü işgal ile buradaki petroller üzerinden pay kaparak bağımsız
bir Kürt Devleti kurmalarına Türkiye asla seyirci kalamaz ve kalmayacaktır. Bu
duruma seyirci kalmayacak olan yalnızca Türkiye de değildir. İran ve Suriye de
böyle bir emrivakiyi asla kabullenmeyecektir. Şu anda Kürtlerin bölge üzerindeki
çok iyi bilinen emellerinden ötürü, Kuzey Irak'taki Türkmenler ise bugüne kadar
Saddam'ın zulmüne en çok maruz kalanlar kendileri oldukları halde, Kürtlerle
Saddam arasında bir tercih söz konusu olduğu zaman Saddam'ı tercih etmekte hiç
tereddüt etmeyeceklerdir. Güneydeki Şii olanları da dahil olmak üzere, Irak'taki
ve hatta o bölgedeki bütün Arapların gözünde Kürtler yegane hain durumuna
düşeceklerdir. Sonuç ise bölgede Amerika'nın ve Irak'ta Kürtlerin
yalnızlaşmasıdır. Amerika ne bölgede, ne de Irak'ta Kürtlerden başka dansedecek
"partner" bulamayacaktır.
Bu tehlikeli dansın bölgede Türkiye, İran ve Suriye'yi birbirine yaklaştırması
ve hatta birlikte hareket etmeye sevketmesi hiç de uzak bir ihtimal olarak
görülemez. Yalnızca şu üç ülkenin ittifak yaparak Amerika'nın bütün planlarını
bozması işten bile değildir. Tabii böyle bir ittifaka bölgedeki diğer Arap
ülkelerinin destek verecek oldukları da muhakkaktır. Amerika, İngiltere ve diğer
yancılarının bu bölgedeki değirmenlerini taşıma suyla döndürmelerine ise asla
imkan ve ihtimal yoktur. Fakat değirmen dönse de, dönmese de arada un ufak
olacakların Kuzey Irak'taki Kürtler olacağı kuşkusuzdur.
Amerikalıların "yığınakta yaptıkları hata" sonuna kadar gidecek ve kendi
kaderleri üzerinde belirleyici olmaya devam edecektir. Tamamen kendi gücüne
dayanmak yerine Irak'ın güneyinde Şii'lerin, kuzeyinde Kürtlerin gölgesine
sığınmak hülyasıyla hareket eden Amerika'nın güneydeki hayali çölün serabına
gömüldüğü gibi, Kuzeydeki Kürtlerin de Amerika'ya bir hayrının dokunamayacağı
çok geçmeden anlaşılacaktır. Aşık Veysel'in dillendirdiği şu yalın ve bilgece
gerçeğin Amerikalılar geç de olsa farkına varacaklardır ve fakat o zaman da iş
işten geçmiş olacaktır:
"Tilki gölgesine arslan gizlenmez
Yiğidin gölgesi kendinden olur"
Yığınaktaki hata "sığınaktaki hata"ya dönüşmüştür. Amerika da; Kürtler de
birbirlerinin gölgesine sığınmaya çalışan zavallılar konumuna düşmüşlerdir.
Amerika yarın birgün bu hatayı daha fazla devam ettirmenin yalnızca Orta Doğu'da
değil, dünyanın geri kalan bütün bölgelerindeki varlığını ve etkinliğini çok
ciddi bir biçimde tehdit ettiğini algılayarak, yaptığı hatadan mümkün olduğunca
çabuk dönmeyi düşünebilir. Düşünmese bile bu bölgede kalıcı olamayacağı gün gibi
aşikardır. Dolayısıyla Amerika'nın bu bölgeden şöyle veya böyle birgün yolcu
edileceği muhakkaktır. Peki ama bölgedeki bütün devletleri ve bütün bir Arap
dünyasını karşısına almak pahasına "Amerika'nın en stratejik(!) müttefiki"
payesini elde eden Kuzey Irak'taki Kürtler o takdirde nereye "yollanacaklarını"
düşünüyorlar? Türkiye'de kendilerine kucak açacak bir Özal da bulamayacaklarına
göre nereye?
Yine Guam adasına mı, yoksa bu kez CIA Peşmergeleri de dahil olmak üzere toptan
"cüzzamlılar adası"na mı?
Hanifi Altaş
25 Aralık 2006