|
İSLAM BİRLİĞİ KURUNTUSU |
Yedinci yüzyılda ortaya çıkan Müslümanlık,
sosyoloji bakımından Arapların millet haline geçme savaşıdır. Aynı dili
konuştukları halde birbirine düşman boylar ve uruklar durumunda dağınık bir
hayat yaşayan kalabalık bir kavim, bir iç veya dış etki ile birlik kurma yoluna
elbet gidecekti.
Peygamberin ortaya koyduğu esaslar her şeyden önce bunu sağlamış, bilgisizlik,
ahlâksızlık ve pislik içinde yuvarlanan Araplara yüksek bir din ve ahlâk şuuru
ile milli birlik düşüncesini aşılamaya çalışmıştır.
Peygamber hayatta oldukça kudretli ve sempatik şahsiyeti, konuşmaktaki üstün
kabiliyeti sayesinde bunu sağlamış, bazı sağlam arkadaşları da kendisini
destekleyerek güçlü bir birliğin temellerini atar gibi olmuşlardır.
Fakat en yakın arkadaşları arasındaki birlik ve dayanışma bile ancak görünüşte
idi. Arapların yüzyıllar boyunca devlet kuramamaktan doğan bölücülükleri, aile
ve şahıs menfaatını her şeyden üstün tutan ayırıcı tabiatları, dedikoduculukta
son dereceyi bulan ahlâksızlıkları Peygamberin ölümünden sonra hemen kendisini
göstermiş, hatta onun sağlığında bile akrabası ve damadı Ali ile, Peygamberin
evdeşlerinden Ayşe hakkındaki dedikodular büyük sarsıntılara yol açmıştı.
Ayrılık ve bozgunculuk Peygamberin ölümüyle ve ilk önce onun en yakın
arkadaşları arasında başlamış devlet başkanlığı ihtiraslarının doğurduğu
kavgalar, Müslümanlığı parçalayarak mezhep savaşlarına yol açmış ve yirminci
yüzyıla kadar Müslümanlar, birbirini tekfir eden ayrı gruplar halinde bir ölüm
dirim savaşı yapmışlardır.
Arapların devlet kurmaktaki kabiliyetsizliğinin ve siyasi ahlâksızlığının en
kesin tanığı, peygamberden sonra Arap devletinin başına geçip “Hulefâ-i Raşidin”
(Ergin ve üstün halifeler) adını alan (yıl: 632-661) ve hepsi de, daha
hayatlarında Peygamber tarafından Cennetle müjdelenen dört kişiden üçünün (Ömer,
Osman, Ali) suikastlerle öldürülmesidir ki böyle bir rezalet, Bizans’tan başka
hiçbir devletin tarihinde gösterilemez.
Buna rağmen Arapların, iki büyük düşman devletten İran’ı ortadan kaldırıp
Bizans’ın güney ülkelerini almalarında olağanüstü hiçbir şey yoktur. İran –
Bizans arasında yüzyıllardır süren savaş ikisini de yıpratmış, ayırıcı İran’ın
doğudan Türkler eliyle yediği darbeler bu devleti ölüm haline getirmişti. Yeni
bir inanç ve ülkü ile çölden fırlayan Araplar için kaybedilecek bir şey olmadığı
gibi, ölürlerse Cennete gitmek, kalırlarsa yağma ve çapul yapmak gibi çekici
özellikler de iştahlarını arttırıyordu.
Araplar, görünüşte büyük bir devlet kurmuş olmalarına rağmen, doğuda İran ve
İspanya’da Vizigot devleti gibi iki yorgun ve bitkin devletten başka hiçbir
devleti ortadan kaldıramamışlar ve rasladıkları ilk ciddi kuvvet olan Franklar
önünde durmaya mecbur kalmışlardır. (732)
Abbasilerin hakimiyeti tamamen nazari idi. Halife olmaları dolayısıyla bütün
Müslüman devletler sözde ona bağlı bulunuyor, gerçekte ise halifelerin görevi
güçle iktidara gelen şu veya bu hanedanın meşru olduğunu tasdikten ibaret
kalıyordu.
Onuncu yüzyıl ortalarında millet halinde Müslüman olan Türkler, İranlılar
tarafından islamiyeti ortadan kaldırmak için hazırlanan büyük ihtilali suya
düşürmekle, farkında olmadan bu dini kurtardıkları gibi, onbirinci yüzyılın
ortasından Kurtuluş Savaşının sonuna kadar da tek başlarına İslam dünyasının
önderi ve savunucusu olmuşlardır.
Günümüzde Pakistan gibi büyük bir İslam Devletinin doğması da büyük Türk
İmparatoru Gazneli Mahmud’un Hindistan’a yaptığı akınların sonucu, yani
Türklerin Müslümanlığa bir hizmetidir.
Müslümanlığı tek başlarına birçok millete karşı savunmalarından mıdır, yoksa
manasını anlamadıkları Kur’ana kayıtsız şartsız inanmaktan mıdır nedir Türkler
islamiyeti, taassupla kabul eden tek millet olmuştur. Müslüman ve Hırıstiyan
Araplar arasında bir dayanışma olduğu gibi Türklerden çok sonra Müslüman olan
Arnavutların Hıristiyan soydaşlarıyla din savaşı yaptığı görülmemiştir.
Boşnaklar yani Müslüman Sırp veya Hırvatlar da Ortodoks Sırp ve Katolik
Hırvatlarla din çatışması olmadan yaşamışlardı.
Türklere gelince iş değişmiştir. Onuncu yüzyılda Müslüman olur olmaz ilk iş
olarak Budist Uygurlarla vuruşmaya başlayan Karahanlılar’ın bu âdeti tarih
boyunca süregelmiş, bu kadarla da kalmayarak Sünnilik, Şiîlik davası, Türkleri
iki ordu halinde asırlarca çarpıştırarak hem milli enerjinin boşuna
harcanmasına, hem de siyasi Türk birliğinin gerçekleşmesine engel olmuştur.
Dini taassubun dünyanın her köşesinde yerini müsamahaya bıraktığı günümüzde bile
Hıristiyan, Şamanî ve Musevî Türkler, hatta Şiî-Alevi Türkleri bizden saymayacak
kadar gözü dönmüş sözde aydın mütaassıplar aramızda hiç de az değildir.
Bugünün medeni insanı için din, fertlerin kanaat ve inancı meselesidir. Dinî
partilerin kurulduğu, din üniversitelerinin bulunduğu ülkelerde bile fertlerin
her türlü dinî inancı saygı görür. İnancın mantığı olmaz. Herkes, her istediği
şeye inanmakta hürdür.
İsa’nın dini hem kardeşlik, hem de barış dini olduğu halde Hıristiyan milletler
yüzyıllardır birbirleri ile boğuşmaktan vazgeçmemişlerdir. Nazarî Müslüman
kardeşliği de kanlı savaşlara en ufak bir etki yapamamıştır. Çünkü yüzyılların
getirdiği gelenekler dinden daha kuvvetlidir ve tarihi mukadderat korkunç bir
şeydir.
Böyle olduğu halde bizdeki din mütaassıpları bugün hâlâ İslam kardeşliği
kurulabileceği kuruntusu içinde esrimiş (sarhoşlaşmış) , kendi geçmişlerini,
büyüklerini inkâr sapıklığına düşmüşlerdir.
Onlar için mühim dava Ali-Muaviye davası, Hüseyin’in öldürülmesi olayıdır.
Arapça resmi dil olmalıdır. Türkçe zaten dil değildir. Mete, Atila, Çengiz,
Hülegü kafirdir. Kan içici zalimlerdir. Şeriattan başka kanun olmamalıdır.
Çocuklara Demir, Taş, Kaya gibi iptidaî adlar, hele Arslan, Pars, Bozkurt, Doğan
gibi hayvan isimleri vermek dinsizliktir. İslamî adlar verilmelidir. Türkleri
İslamiyet adam etmiştir. Ancak İslamiyet sayesinde büyük devletler
kurabilmişizdir. V.b…
Artık bu hezeyanlardan kurtulmanın, kendimize dönmenin çağı gelmiştir. Ali-Muaviye
kavgası, Hüseyin’in öldürülmesi bizim için mesele bile değildir. Bu, Arapların
iç işi, bizim için de yabancı tarihlerin bin bir konusundan herhangi birisidir.
Bizim için Hüseyin’in Kerbela’daki ölümü değil, Kür Şad’ın Çin’deki, Genç
Osman’ın İstanbul’daki ve Osman Batur’un Altaylardaki ölümü daha ilgi çekici,
daha acıklı ve daha şanlıdır.
Bizim için Endülüs’ün düşmesi değil, Kazan’ın, Kırım’ın, Türkistan ve
Azerbaycan’ın kaybı meseledir.
Mete, Atila, Çengiz ve Hülegü yasa yapıcı ve düzen kurucu birer kahramandır.
Bunların topyekün yaptıkları tahribat Halife Ömer’in İran ve Mısır’da yaptıkları
yanında hiç kalır. Çünkü bunlar karşı koyan, ihanet eden ve savaşla alınan
şehirleri yıkıyorlardı. Ömer ise kâfir eseridir diye İran’ın medeniyet
eserlerini yıktırmış ve Koca İskenderiye Kütüphanesini yaktırmıştır.
Şaman dininde olan Hülegü Han ölürken Hıristiyan evdeşi Dokuz Hatun’un ruhunun
dinlenmesi için dua edilmesine izin istemsi üzerine, dua yerine yoksullara
sadaka verilmesini, vergilerin indirilmesini istemiştir.
Bu muhteşem cevabı hangi Arap halifesi verebilmiştir?
İslam birliği taraftarlarına göre Türkler, Müslüman bir millet oldukları için
müslümanca adlar almalıdır. Türklerin İslam olmazdan önce kullandıkları adları
almak yanlıştır, Müslümanlığa aykırıdır. Dünyada bundan daha yanlış ve iptidai
düşünce olamaz. İslam adları denen adlar Arap adlarıdır. Bunların hemen hepsi de
İslamlıktan önceki zamandanberi Araplar arasında kullanılmaktadır. Yani küfür ve
cahiliyet zamanından kalmadır. Anlamı bilinmeyen kelimeleri çocuklarımıza
takmakta maddi veya manevi hiçbir kazancımız yoktur. Aksine, milli ruh
bakımından kaybımız vardır. Hele Müslüman adları arasında Yahudilerden Araplara
geçen Musa, İsa, Süleyman, İbrahim, İsmail, İshak, Yakup, Yusuf, Harun, Davud
gibi adlar bizim Türkçe adlarımızla ölçüştürülebilir mi?
Hayvan adıdır diye Bozkurt’a, Alparslana’a, Ertuğrul’a itiraz edenler
Muaviye’nin “Uluyan Dişi Köpek” ve Osman’ın “Yılan Yavrusu” demek olmasına ne
buyururlar?
Araplarda yalnız şahısların değil, boyların da hayvan adı aldığı vardır. Mesela
bir kabilenin adı “Beni Kelb” yani “İtoğullarıdır”
Kadın adları da öyledir: Ayşe “Yaşar”, Fatma “sütten kesilmiş”, Hatice
“Vaktinden önce doğmuş”, Zeynep “tombul” demektir.
Hele Türkler’in islamiyetten sonra büyük devlet kurabildikleri iddiası ile
sadece gülünçtür. Çin seddinden Avrupa ortasına kadar uzanan büyük ve şanlı Kun
Devleti yedi yüzyıl sürmüş; Çin’den Doğu ve Batı Roma’dan haraç almıştır. Basit
bir barbar topluluğu ne bu kadar uzun yaşayabilir, ne de bu büyük ve medeni
devletleri vergiye bağlıyabilirdi.
Kora’dan Kırım’a kadar iki asır süren ve adı sanı Çinlilerin, İranlıların,
Arapların ve Batı Romanın hatırasında büyük bir iz bırakan teşkilatlı ve
demircilik üstadı Gök Türklerle maddi medeniyet alanında Uygurlardan ve içinde
kalabalık Müslüman Türklerin bulunmasına rağmen islami karakterde bir devlet
olmayan, tarihin en büyük imparatorluğu, Çengiz Han Devletinden uzun boylu
konuşmaya lüzum yok. Bu kadar sözden maksat, Türklerin büyük devlet ve medeniyet
kurmak için Müslüman olmaya ihtiyaçları bulunmadığının tesbitidir.
Tarihi gerçek şudur ki: Türkler Müslümanlık sayesinde değil, Müslümanlık Türkler
sayesinde yükselmiş ve yaşamıştır.
İslam birliği taraftarlarının mesele haline getirdikleri konulardan biri de
selamlaşma işidir. Bunlar “günaydın”ı kabul etmiyorlar. “Selamünaleyküm”
diyorlar ve bunun Müslümanlar arasında manevi bir bağ olduğunu ileri sürüyorlar.
Müslümanlar arasında manevi bağ selamlaşma ile olacaksa bütün Müslümanların
Türkçe selamı kabullenmeleri mantık ve ahlak icabıdır. Çünkü islamiyeti koruyan,
yaşatan ve yüceltenler sadece Türkler olmuştur. Selçukluların Haçlılara karşı o
destanî savunması olmasaydı kalabalık, mutaassıp ve gözüpek Haçlı orduları yer
yüzünde bir tek Müslüman bırakmazdı. Osmanlılar ise Haçlıları yalnız durdurmakla
kalmamış taarruza geçerek yüzyıllarca Hıristiyanlığın ortasında tek başına
Müslümanlığı temsil etmiştir.
Bunları bir tarafa bırakalım: Balkan Savaşında topyekün ihanet eden Arnavutlar,
Birinci Cihan Savaşında topyekün ihanet eden Araplar Müslüman değil miydiler?
İngiliz casusu Lavrens’in altınlarını alınca, Medine’yi savunan Türk askerlerine
karşı İngilizlerle birlikte saldıranlar Müslüman Araplar değil miydi? Bu
Arapların başında Peygamber soyundan gelen Şerif ailesi, yani sonradan Irak ve
Ürdün tahtlarına geçen adamlar bulunmuyor muydu?
Bugünkü nesiller, tarih kitaplarında okumadıkları için bilmezler: Birinci Cihan
Savaşının sonunda Türk ordusu Suriye cephesinde bozulunca Türk esirlerini
öldürenler, altın yuttuklarını sanarak öldürdükleri ve bazen diri Türklerin
karnını deşenler hep bu din kardeşimiz Araplardı. Daha acıklısı da, İslam
halifesi olan Türk padişahına ihanet eden Şerif ailesinin fertleri Şam’a
girerken, bu Araplar, Türk tutsaklarını, Anadolu evlatlarını, koyun keser gibi boğazlıyarak Peygamber soyundan gelen şeflerine kurban etmişlerdi.
Bütün bu vahşet Arap Milliyetçiliği adına yapılıyordu. Arapları kendilerinden
asla farklı tutmayan, Peygamber soyudur diye bilakis onlara üstün değer Türklere
karşı bu cinayetler sırf kıral olmak ihtirasıyla gözü dönen adamlar, İngiliz
altınlarıyla satın alınmış dindaşlarımız Araplar tarafından yapılıyordu.
Bugün ise Arap dünyasında Türk düşmanlığı umumileşmiştir. Arap milliyetçiliği,
kendilerinden Filistini koparan Yahudilere ve Araplar Yahudilerden dayak yerken
kendilerine yardım etmeyen Türklere düşmanlık düşüncesi üzerinde kurulmuştur.
Okullarında Türk düşmanlığı aşılanmaktadır. Beş altı arap devleti birden bir
avuç Yahudiye yenildiklerini unutarak bizden Hatay’ı almak hülyası
peşindedirler. Nasıl kuzeyden iktisadi yönlü Moskof emperyalizmi olan komünizm
geliyorsa, güneyden Mısırdan da dini yönlü Arap emperyalizmi olan Nurculuk
gelmektedir.
Türklük bakımından komünizmle nurculuğun hiçbir farkı yoktur. İkisi de Türk
Milletini ve kültürünü yok etmek için uğraşmaktadırlar. Biri Arapçılık
davasıdır. Bunun farkında olmayan binlerce şuursuz Türk bu iki düşman ülkünün
kucağına kurtarıcı diye atılmaktadır. Kıbrıs’ta Türkleri yok etmek için çalışan
Rumlara Müslüman Mısır’ın silah yardımı yaptığı radyo tarafından resmen
açıklanmıştır. Buna rağmen hala İslam kardeşliği ve İslam birliği kuruntusu
peşinde koşan beyinsizler varsa, gerçek Türkler, o gibilerin kasıtlı veya
kasıtsız millet haini olduğunu bilmelidir.
Millet ve vatan haini olmak için mutlaka askeri sırları çalarak para ile düşmana
satmak icab etmez. Kendi milletinin düşmanlarına hayranlık beslemek, onların
davasını gütmek, kendi kültür ve mazisini inkar etmek de hainliktir.
İslam birliği ve kardeşliği kuruntudur. Dinin baş unsur olduğu çağlarda bile
gerçekleşmemiştir. Bundan sonra, araya bu kadar ihanet ve düşmanlık girdikten
sonra asla gerçekleşmeyecektir. Gerçekleşecek olan birlik İslam Birliği değil,
Adalar Denizinden Altayların ötesine kadar Türk Birliği olacaktır.
NİHÂL ATSIZ, Ötüken Dergisi, 17 Nisan 1964, Sayı: 4