|
ESKİ TÜRK İLLERİNDE HALKA HİZMET ANLAYIŞI VE GÜNÜMÜZÜN KANAYAN YARASI, İŞSİZLİK |
Tarih sahnesine çıkan ilk Türk devletlerinin en önemli amacı halka hizmetti.
Halkın ihtiyaçlarını görmek, ülkede yoksul bırakmamak devletin göreviydi. Bunun
için daha tarihin ilk çağlarında "Devlet Baba" deyimi doğdu. Hakanlar da
kendilerini gerçekten babalık görevini üstlenmiş sayıyorlardı. Bilge Kağan bu
görevini şöyle anlatır:
"Türk milletinin adı, sanı yok olmasın diye, babam kağanı, anam hatunu yücelten
Tanrı, il veren Tanrı, yine Türk milletinin adı, sanı yok olmasın diye, bu defa
özümü kağan yaptı.
Ben, hali vakti yerinde bir millete kağan olmadım! İçeriden yiyeceksiz,
dışarıdan giyeceksiz, güçsüz kalmış, yoksul bir millete kağan oldum. Küçük
kardeşim Kül Tegin'le sözleştik. Babamızın kazandığı millet adı, millet sanı yok
olmasın diye, Türk milleti için, gece uyumadım, gündüz oturmadım. Küçük kardeşim
Kül Tegin ile, iki şad ile, ölesiye, bitesiye çalıştım. Toplanan milleti ateşe,
suya düşürmedim.
Özüm kağan oturduğumda, yerden yere varmış olan millet, öle bite, yayan çıplak,
yine geldi. Milleti yüceltmek için on iki savaş yaptım. Sonra, Tanrı yarlıgadığı,
kut'um var olduğu için, ölecek milleti dirilttim. Az milleti çok, aç milleti tok
kıldım. Giyimsiz milleti giyimli, yoksul milleti bay kıldım. Dört yandaki
milletler hep bana tabi oldular. Milleti düşmansız kıldım."
Manas ve diğer Türk destanlarında da aynı hizmet şuuruna rastlanmaktadır. Manas
Han şöyle diyordu: " Yoksulları bay ettim, çıplakları giydirdim, açları
yedirdim." Altay-Yenisey destanlarında da aynı doğrultuda ifadelere rastlıyoruz.
"Han, yaya gelenlere at verdi, çıplak gelenlere elbise verdi, açları doyurdu."
Bu anlayışa Dede Korkut kitabında da rastlamak mümkün.. Bir Oğuz Beyi şöyle
selenir: "Aç görsem doyurdum, yalıncak görsem donattım."
Bütün Türk devletlerinin temel prensibi haline gelen halka hizmet anlayışını,
Kutadgu Bilig'de de görüyoruz. Yusuf Has Hacip hükümdara, "Memlekette bir kimse
bir gece aç kalırsa, onu Tanrı sana soracaktır, gözünü aç" uyarısından sonra,
hükümdarlığın biricik amacının halka hizmet olduğunu söylemektedir. "Ey devletli
hükümdar, eğer halkından fakirlik adını kaldırmazsa bir kimse nasıl beğ olur" Ve
şu öğütlerle devam eder: "Beğ insanlara faydalı ve cömert olmalı, halkına ondan
tokluk gelmelidir. Ey hakim hükümdar, güneş gibi parla, halk senin sayende bol
yiyecek ve içeceğe kavuşsun. Tanrı senin boynuna bir emanet yüklemiştir; bu
emaneti gözet, zira onu sana soracaktır."
Büyük Selçuklular'ın ünlü veziri Nizamülmülk, hükümdarın görevini şu cümlelerle
özetlemektedir: "O akıl ve bilgi ile eli altındaki fertlerin her birine kendi
ölçüsünde bir iş ve yer verir. Halk kendi işlerini yapıp onun adaletinin
gölgesinde günlerini rahat ve huzur içinde geçirirler. Bundan sonra isminin
ebedi kalması için dünyanın imarına başlar. Yeraltı suları açar, kanallar açar,
büyük kara suları üzerinde köprüler yapar. Toprağın verimini arttırmak için
çareler arar. İlim tahsili için okullar yapılmasını emreder."
Diğer Türk devletlerinde olduğu gibi Osmanlı Devleti'de her şeyden önce bir
hizmet devleti idi. Misal III. Selim, devlet adamlığının gayesinin halka hizmet
olduğunu anlamlı bir şekilde ifade etmiştir: "Eylemek mahz-ı safadır bana nasa
hizmet" Yani, halka hizmet etmek, bana katıksız mutluluktur, denmiş.
Ayrıca Türk devletleri, sosyal bir niteliğe sahipti. Sosyal dayanışma üst
seviyedeydi. Dede Korkut'tan öğrendiğimize göre hakanlar, boy beğleri, hatunlar
şölen denen ziyafetler verirlerdi. "Attan aygır, deveden buğra, koyundan koç
kesilir, tepe gibi et yığılır, göl gibi kımız sağılır, İç-Oğuz, Dış-Oğuz beğleri
toplanırlar, açlar doyurulur, yalıncaklar donatılır, borçlular kurtarılır ve çok
ulu bir toy olur." Yirmi dört boy beğinin de bu ziyafetlere katılmaları şarttı.
Ziyafetler sadece boy beğleri için değildi, il'e mensup herkes katılır, yer
içerdi.
"Aç doyurmak, yalıncak giydirmek" kılıç kullanmak, kan dökmek kadar önemliydi.
Bunu yine Dede Korkut'un şu cümlelerinden anlıyoruz: "Bre Uşun Kocaoğlu! Bu
oturan beğlerin her biri oturduğu yeri kılıcının emeğiyle almıştır. Bre sen baş
mı kestin? Kan mı döktün? Aç mı doyurdun? Yalıncak mı donattın?"
Dede Korkut, Oğuz ilinde Salur Kazan'ın yılda bir kere yağma ziyafeti verdiğini,
Bozoklar'ın ve Üçoklar'ın bu şölene katıldıklarını anlatmaktadır. Yemekten sonra
Salur Kazan otağında ne varsa yağma edilmesini beğlerden ve halktan rica eder,
hatununun elinden tutarak otağdan çıkarırdı. Bu hareketiyle yalnız hatununun
nefsine ait olduğunu, başka her şeyini halkıyla paylaştığını anlatırdı. Her yıl
borçluların borçlarının ödenmesi, çıplakların giydirilmesi, beğlerin malının
yağma edilmesi Türk ilinde çok fakir ve aşırı zengin bırakmadığından iktisaden
tabakalaşma görülmezdi. Bu gerçek, Uygur ülkesine giden Çin elçisinin şu
cümlelerinden de anlaşılmaktadır: "Uygur ilinde fakir ve yoksul yaşayan kimse
yoktu. Çalışamayan ve kazanamayan Uygur vatandaşlarına ise devlet ile Uygur
Kağanı yardım ederdi." Savaşlarda ölenlerin çocuklarını hakanlar himayelerine
alır, manevi evlatları safına katardı.
Tüm Türk devletlerinin sosyal niteliği vardı. Yardım etme, dayanışma kutsal bir
görev olarak görülüyordu. Bütün verdiğimiz örnekler Türkler'deki toplayıcı,
bütünleyip birleştirici ve herkesi şefkatle himaye edici milli devlet
anlayışının köklü bir geleneğe dayandığını ispat eder. Bizim bugünkü millet,
devlet ve Türkçülük anlayışımız da başka türlü değildir. Devlet, millet içindir
esasına inanıyoruz. Devlet, milletin ihtiyaçlarını karşılamakla sorumludur.
Tarihten gelen değişmez usül budur. Türk hükümdarları, hep milletinin hizmetinde
olmuşlardır. Milleti kul gören, köle gören anlayışları reddediyoruz. Bu hizmet
anlayışını Başbuğ Atatürk'ün de fark ettiğini, Türkiye Cumhuriyeti'ni halka
hizmet temelinde kurduğunu görüyoruz. Ölümüne kadar da Başbuğ Atatürk milleti
için canla, başla çalışmıştır. Millete hizmetin en iyisini sunmaya gayret
etmiştir.
Yalnız son günlerde 'devlet, millet içindir' esasından uzaklaşıldığını
görüyoruz. Tarihi örnekleri vermemizin
sebebi, atalarımızın bu konuda ne kadar duyarlı, ne kadar medeni olduğunu
göstermekti. O günlerle bu günlerin bir kıyaslamasını yaparsak, bu anlayıştan
büyük ölçüde eser kalmadığını üzülerek göreceğiz. Millete hizmet götürmekte
zorlananlar, 'millet, devlet içindir' esasını benimseyenler, "her şeyi devletten
beklemeyin" ifadelerini kullanır olmuşlardır. Milletin de yapacağı işler vardır.
Bunu görmezlikten gelmiyoruz. Misal; sosyal dayanışma, yardımlaşma alanında
organize olunabilir. Lakin, devletin yapması şart olan hizmetler milletin
sırtına yüklenmemelidir. Özellikle ülkemizin hayli ciddi bir meselesi, kanayan
bir yarası vardır o da işsizlik.. Bu mesele yıllardan beri çözülemeyen bir
problem olarak değişmeyen yerini korumaktadır.
Devlet, milletin fertlerine gücü ve eğitimi oranında iş verme, iş olanakları
sağlama zorunluluğundadır. Sosyal devletin amacı da budur. Hükümetlerin
öncelikli olarak vazifesi her doğan insana iş imkanı hazırlamasıdır. İşsiz olan
insanların parasızlık içerisinde yanlışa kaymamasını beklemek hayal olur.
Türkiye'de işsiz sayısı maalesef her geçen gün artıyor, iş bulma ihtimalleri ise
her geçen gün daha da azalıyor. Yani iş arayanların sayısında sürekli bir artış
var. Diğer taraftan ise işe yerleştirilenlerin oranında bir gerileme söz
konusu.. İşsizliğin arttığı bir dönemde insanların satın alma gücü daha da
azalacağına göre, tüketim daha da kısılacağına göre bu üretimin daha da
kısılmasına sebep olmayacak mıdır?
2000 ve 2001 yıllarında, bugün Türkiye ekonomisinin 'stresini' halen üzerinden
atamadığı bir kriz süreci yaşadık milletçe.. Bu sürecin diğerlerinden en önemli
farkı, topyekun bir sarsıntı yaşamamız, bu ekonomik krizden çalışanından
işverenine kadar hemen hemen tüm kesimlerin yara almasıydı kuşkusuz. Rakamlar,
ekonomik krizin en yıkıcı etkilerinin istihdam üzerinde olduğunu ortaya koyuyor.
Uzmanlar, "ilk bunalım evresini atlatmamıza, ekonomimizin yeniden büyüme
çizgisine gelmesine rağmen yeni yatırımlar oluşmadığı için işsizlik artıyor"
diyor. 'Büyüyen ekonomi, daralan istihdam' paradoksu, Türkiye'nin hızla çözüme
kavuşturması gereken ve giderek 'sosyal bir yara'ya dönüşen en önemli
sorunlarından biri. Bir yandan temel eğitimi bile zar zor almış iş arayan geniş
kitleler, diğer yandan tüm imkanlarını zorlayarak en iyi eğitimi aldığı halde
işsiz kalanlar... İstihdamın artmaması, aksine işsiz sayısının her geçen gün
artması geleceğe umutla bakmayı zorlaştırıyor. İşsizlik konusunda yaşanan krizin
boyutları aslında işsizlik sorununu açıklamada yardımcı olan ek kavramlarla daha
da anlaşılır hale gelmektedir. Gizli işsiz statüsü ile çalışan insanlarla
birlikte günümüzde işsizlik, belirtilen 10,5 milyon işsizden ziyade 15 milyonu
aşan bir rakamı göstermektedir. Bunun yanı sıra vasıflı bir kesimden öte,
kalifiye eleman veya diğer bir anlamda işin nasıl yapılması gerektiğini varolan
bilimsel ve teknolojik gelişmeleri pratiğe geçirebilecek olan insanların işsiz
olması geleceğin tehlike altında olması anlamına gelir.
İşsizlik sadece ekonomik bir sorun olmanın ötesinde, toplumsal ve kişisel
yönleri de olan bir olgudur. Çünkü çalışma istem ve gücünde olan insanların
işsiz kalmaları onların değil, yerleşik ekonomik organizasyonun kusurudur. Bu
işsizliğin toplumsal yönüdür ve getirilecek önlemlerin farklılaşmasına neden
olur. Türk toplumu maalesef bu sebeple bunalıma doğru gidiyor. Artan işsizlik,
beraberinde hiç bir şey olamama duygusunu getiriyor. Okuyup adam olmanın artık
gerilerde kaldığı bir dönemdeyiz. Bu durum strese meyilli olan bireyleri daha
çok etkiliyor. Pek doğaldır ki, aileler de bundan etkileniyor. Bu konuda yapılan
araştırmaya göre, işsizlerin yüzde 89.6'sı işsiz olması nedeniyle kızgınlık
duyuyor, yüzde 86.3'ü ise depresyon yaşıyor.
Artık gençler, başka ülkelere göç ederek hayatlarını kurtarmak istemektedirler.
Buradan hareketle, yapılan bir araştırmada 20-30 yaş arası nüfusun yüzde 50'e
varan bir kısmının Avrupa ülkelerine gitmek istediğini bilmek ne kadar zor bir
dönemeçte olduğumuzu kolaylıkla anlatabilmektedir. Bu konudaki mevcut raporlara
göre, beyin göçüne neden olan etmenlerin başında ekonomik koşullar gösteriliyor.
Düşük ücret politikası, vergi oranlarının yüksek olması, ekonomik
istikrarsızlık, gelecek endişesi, en fazla işsizliğin üniversite mezunları
arasında olması, üniversite mezunlarının %70'inin meslekleriyle ilgisiz işlerde
çalışması gibi nedenlerin yanısıra, siyasal istikrarsızlık, siyasetin ve
kayırmacılığın iş hayatına girip onu kontrol etmesi gibi siyasal nedenler, Ar-Ge'ye,
bilim ve teknolojiye değer verilmemesi, fikir üretiminin ve buluşun para
etmemesi ve desteklenmemesi gibi bilim ve teknoloji politikalarındaki
yanlışlıklar ve kişi başına (142 dolar) en az eğitim harcaması yapan 5'inci ülke
olmamız, eğitim harcamasında 109 ülke içinde 105'inci sırada yer almamız gibi
eğitim sistemindeki çarpıklıklar beyin göçünü tetikleyen diğer nedenler olarak
sıralanıyor.
Geleceğin gençlerde olduğunu söyleyen birçok siyasetçi gibi mevcut AKP anlayışı
da bu sorunun büyümesinde ciddi pay sahibidir. Üstelik herhangi bir bölümden
mezun olanlara yeni iş olanakları yaratılmadığı gibi her yıl hızla artan bu
işsiz sayısı KPSS tarzı imtihanlarla çözülmek istenirken, belirttiğimiz üzere
toplum psikolojisinde büyük yaralar açılmaktadır.
Dış politikada yüzde yüz başarısız olan, sınıfta kalan, Türkiye'nin geleceğinin
tehdit edilmesinin yolunu açan iktidarın; iç politikadaki durumu da dış
politikadaki durumundan farksızdır. Bu hükümet, bazı beklentiler doğrultusunda
iş başına getirilmiştir. Peki, nedir bu iç politikadaki beklentiler? İlki
ekonomik rahatlama isteği.. Hükümetin iş başına geldiği günden bu yana ortaya
koydukları, pembe tablodan başka bir şey değildir. Bu pembe tablo halkı
yanıltmaktadır. IMF politikaları aynen uygulanmakta, Maliye Bakanlığı sadece IMF
temsilciliği gibi hareket etmektedir. İhracat-ithalat dengesinin alt-üst olduğu,
özellikle ithalatın arttığı, borcun 72 milyar dolar arttığı bir dönemin başarılı
olduğu herhalde söylenemez. İkinci beklenti, işsizlik sorununun çözümü olabilir.
Bizzat başbakanın ve bakanların ağzından duyduğumuza göre; "devletin iş bulma
gibi bir zorunluluğu yokmuş"(!). Sosyal devlet anlayışının hiçe sayıldığı,
soruna ise böyle yaklaşıldığı bir dönemde bu kanayan yaranın tedavisi mümkün
değildir. Yeni yatırımlar oluşmadığı için işsizlik artmaktadır.. Tek haneli
rakama indiği söylenen enflasyon oranları hiçbir şekilde millet cebine
yansımamıştır. Hala ek zamlar ile vatandaştan para talep edilmektedir.
Geleceği tehdit eden bu durumu öncelikli olarak ele alıp gidermek, genç işsiz
kitlenin durumuna uygun çözümler üretmek şarttır. Bugün, 1 milyon 730 bin insan,
iş bulma hayaliyle sınavlarda ter dökerken, yarın kim bilir kaç kişi devletten
bir iş umuduyla yarışacak. 10,5 milyona varan işsiz nüfusunun giderek artması
hepimizi rahatsız etmeli.. İş olanakları yaratmadığınız sürece, bu mesele
sınavlarla çözülemez. O gençlerin arasında geleceğin bilim adamları,
siyasetçileri, eğitimcileri olabilir. Ne yazık ki bu arkadaşlarımız Türkiye
gerçekleri ile boğuşurken yeteneklerini köreltmektedirler. "Devlet, millet için
olmalıdır!"
Saygılar...
Salur Beğ
16 Temmuz 2004