|
AB SÜRECİNDE KIBRIS VE YAKLAŞAN SEÇİMLER |
Türkiye önemli bir döneme girdi. AB’nin 'Rum kaynaklı' KKTC takıntısı ile AB
sürecinin çıkmaza girdiği konuşulurken, bu kez AB, bazı başlıklarla ilgili
yapılan görüşmeleri askıya aldığını duyurdu. Hükümetin AB ile görüşme yapacağı
başlıklar azaldı. Aslında “Türkiye’nin AB ile görüşeceği bir saha kalmadı”
diyebiliriz. Bundan sonra hükümet sürecin devamını sağlamak istiyorsa, imza
attığı belgelerin gereğini yerine getirecek. Bu imzaların gereğinin yerine
getirilmesi de tamamen KKTC’nin varlığı ile bağlantılı olduğu için hükümet bu
attığı imzaların gereğini yerine getirmekte zorlanıyor. Zaten sıkıntı da burada
başlıyor. AB, Akp hükümetinden verilen sözlerin, atılan imzaların gereğini
yerine getirmesini bekliyor. Ama Türkiye’de Kıbrıs’la ilgili Türk milletinin
bilinen hassasiyeti, hükümetin bu tür bir açılımda bulunmasına engel oluyor.
Türkiye’de bazı iş çevreleri ‘KKTC’nin Türkiye’nin sırtında bir yük olduğunu,
hatta Türkiye’nin KKTC’den vazgeçmesini, AB ne istiyorsa derhal yerine
getirilmesini’ savunuyor. Benzer düşünce hükümete yakın yazar-çizer takımında da
mevcut… Uzun zamandır Türk milletini ikna etmek için konuşuyor, yazı yazıyorlar.
“Bir-iki liman açılsa ne olur, Rumlar tanınsa ne olur” demeye başladılar.
Hükümetin “B ve C planlarımız var” diyerek, ülke güvenliği ile ilgili, hassas
bir konuda bu işle yakından ilgili kurumlara danışmadan, habersiz bir şekilde
yaptığı, daha doğrusu yapmaya çalıştığı açılım işte bununla ilgiliydi. “Bir-iki
limanı açmakla ne olur canım, süreç devam etmeli” denilerek AB’ye sözlü bir
teklifte bulunuldu. Teklif şu idi; Türkiye’de bazı limanların Rumlara açılmasına
karşılık KKTC’de yer alan Ercan Havaalanının AB tarafından kullanılması… Hükümet
ve yandaşları ‘bunun çok mükemmel bir teklif olduğunu, AB’yi sıkıştırdıklarını,
Rumların hareket sahasını daralttıklarını’ savundular. Saçma sapan bir teklifti.
Neden saçmaydı? Çünkü, bir-iki liman açmanız ile tüm limanlarınızı açmanız
arasında hiçbir fark yok. Her iki durumda da Rumları tanımış oluyorsunuz.
KKTC’deki limanların kullanılması ile ilgili Rumların görüşü ortada, bu görüş
biliniyor. Rumlar bu konuyu tartışmıyorlar bile… Rumların bu görüşü, bu anlayışı
bilindiği halde bu teklifin ortaya atılması, teklifi saçma olduğu kadar aynı
zamanda komik bir hale soktu. Teklifin sırf bu bölümünden dolayı Türkiye’de
vatanseverler, milliyetçiler susturulmaya çalışıldı. Dendi ki, “Rumlar tanınıyor
ama, bakın KKTC de tanınacak” Öyle miydi acaba? O tarihlerde Rum gazeteleri şunu
söylüyorlardı; “Bu şaklabanlıktır. Atılan imzaların gereği yerine getirilsin.
Kazanılmış hakkımız var. Türkiye bir de önümüze şart koyuyor” Doğrusu budur..
Hükümet, Rumları tanıyacağını taahhüt etmiştir. Rumlar şimdi bunu bekliyor. Türk
kamuoyunu yanıltmak için “bakın biz de şart ortaya koyduk” demek büyük bir
çirkinliktir. Türkiye, Akp eliyle AB önünde öyle bir hale getirilmiştir ki,
AB’ye şart ileri sürmeniz artık mümkün değil.. Akp, bugüne kadar AB ne derse
eksiksiz yerine getirdi. Türkiye, sürekli olarak tek taraflı taviz vermeye
zorlanıyor. Tek taraflı tavizler ne zaman verilir? Savaş kaybeden taraf
kazananlara böyle tek taraflı tavizler verir. Peki, Türkiye hangi savaşı
kaybetti?
Hükümet ısrarla ‘KKTC’ye yönelik önemli işler yaptığını’ savunuyor. KKTC’de
gayri milli unsurların Akp’nin müftü operasyonuyla, “paralı” müdahalesiyle
egemen kılınması da ayrı bir sıkıntı kaynağıdır. Özellikle “Denktaş” soyadına
karşı bir düşmanlık, hazımsızlık var. Sn. Serdar Denktaş ve partisi bu nedenle
hükümet dışında bırakıldı. Aslında Akp’nin amacı, ilk anda kendi yapamadığını
KKTC’deki yönetime yaptırmaktı. Bu nedenle birtakım gizli görüşme ve vaatlerle
birileri kandırıldı, istifalar yaşandı, yeni bir parti kuruldu, yeni bir hükümet
kuruldu. Ama görüldü ki, bütün bu değişikliklere rağmen KKTC’nin ipini çekmek,
çektirmek çok zor… ' “Denktaş” soyadına karşı bir hazımsızlık var', dedim. Evet,
Kıbrıs davasına yıllarını vermiş bir kahraman olan Sn. Rauf Denktaş’a Akp’li
yöneticiler demediklerini bırakmadılar. Türk dünyasına şanlı bir mücadele ile
bağımsız bir devlet hediye etmiş bir Türk büyüğüne Akp hükümetinin başı, “kendi
ülkene git” diyebildi. Bu çıkış aslında Akp’nin KKTC’ye bakış açısının da bir
itirafı gibiydi. ‘Sn. Denktaş’ı uzlaşmaz gören Rumlar ile Akp aynı fikirde ve
KKTC onlara göre başka bir ülke’… Sn. Denktaş’ı Rumlar ve diğerleri gibi
uzlaşmaz gören Akp hükümeti ve yandaşları, son AB krizinin ve AB sürecinin
tıkanmasının sorumlusu olarak Denktaş’ı gösteriyorlar. Neymiş efendim? “Denktaş
zamanında bu sorunu çözseymiş, bugün Türkiye’nin önüne bunlar getirilmeyecekmiş.
Çözümsüzlük çözüm değilmiş” Bu söylemi savunan kişilerin geçmişteki görüşmelerin
seyri, görüşme taraflarının talepleri konusunda biraz bilgilenmesi gerekiyor.
Türk tarafı uzlaşmaz değildir, uzlaşmaz olan Rum tarafıdır. Ama Rumlar sürekli
olarak Türk tarafını uzlaşmazlıkla suçladılar. Bu da Rum stratejisinin bir
gereği idi. “Çözümsüzlük çözüm değildir”, “kazan-kazan” diye ileri sürülen
görüşler bugün KKTC’nin varlığını tartışılır hale getirdi. Kıbrıs’ta yapılan
halk oylamasında Türkler kandırıldı. Sonuçlara göre, Türk tarafı “evet”, Rum
tarafı “hayır” demişti. Ne oldu? Türkler’e verilen hiçbir söz yerine
getirilmediği gibi, Türkler “evet” dedikleri için cezalandırıldılar. Bu ‘evet’in
çok zararı oldu. Bağımsızlıkçı bir duruş sergilenmeliydi, olmadı. AB bu sonuçla
birlikte, Kıbrıs ile ilgili planlarını hayata geçirmek konusunda cesaret
kazandı. “Biz demiştik” demeyeceğim, zaten bunu söyleyenler, KKTC’nin
bağımsızlığını savunanlar “statükocu, marjinal” ilan ediliyor. Marjinal kim?
KKTC’yi satmaya çalışanlar asıl marjinallerdir. Devletin genel politikasını
savunduğumuz için biz “marjinal” ilan ediliyoruz. Bugün Kıbrıs şehitliğinde de
“marjinal arkadaşlarımız” yatıyor. O kadar marjinaldiler ki, katledilmeyi
beklemek yerine kavgayı seçtiler, bağımsızlığı seçtiler. Kefenlerine kandan ay
yıldızı işlediler. Bugün KKTC’de Türk bayrağı özgürce dalgalanıyorsa onların
sayesindedir.
“Türkiye önemli bir döneme girdi” demiştim. AB ile ilgili konular tartışılırken
yaklaşan seçimlerin gerginliği de yükseliyor. Malum önümüzde bir
cumhurbaşkanlığı seçimi ve genel seçimler var. Genel seçimin daha erken bir
tarihte yapılması, yani bir erken seçimin yapılması da mümkün… Aslına bakarsınız
Nisan’da yapılacak seçimler erken seçim değil, tam zamanında yapılacak olan
seçimlerdir. Hükümet, “biz milletten beş yıl süreli vekalet aldık” diyor. Bugüne
kadar hükümetler beşinci yıllarını kullanmadılar. Millet tarafından da
benimsenen süre 4 yıl bana kalırsa… Ayrıca, kiminle konuşsam, görüşsem, çarşıda,
pazarda, işyerinde, otobüste vs. insanların hükümete karşı görüşlerini artık
açıkça ortaya koyduklarını görüyorum. Yükselen bir tepki var. Özellikle
‘ekonomi, geçim’ dediğiniz zaman vatandaştan bin ah işitiyorsunuz. Ne memur
mutlu, ne işçi, ne esnaf, ne üretici mutlu… Yüzler gülmüyor. Hükümetin ekonomi
idaresini beğenmedikleri gibi, iç-dış politikasını da beğenmiyorlar. Ama
hükümet, kendini ve çevresini kalkındırıyor. Kalkınanlar doğal olarak her şeyin
yolunda olduğunu söylüyorlar.. Üretim yok, borç artmış, yolsuzluk, rüşvet,
işsizlik artmış, suç oranları artmış, vatandaşın ne güvenliği kalmış, ne de
güveni… İnsanlar ya utancından, ya da korkusundan sokaklarda yürüyemez hale
gelmişler. Vatandaşları korumakla görevli güvenlik güçleri kendini koruyamaz
hale gelmişler. Dağda-düzde teröristler can almaya devam ediyor. Bir de
siyasetten kendilerine destekçi buluyorlar. Bunlar tehlikeli gelişmelerdir.
Hükümet, ısrarla gerçeklerden kaçıyor. Türkiye’de ciddi manada siyasi, sosyal
bir patlama yaşanabilir.
Hükümet, erken seçimden kaçıyor. Nedeni ise, Cumhurbaşkanlığı seçimi.. Akp,
gözlerini Çankaya’ya dikmiş durumda… En güçlü adayları Recep Tayyip Erdoğan. RTE,
TCK. 312’den hüküm giymiş, devletle, Türklükle sorunu olan bir kişi olarak
Çankaya’yı çıkmayı düşlüyor. Hükümet ve yandaşları milletin bu konudaki görüşünü
anlayabilmek için üst üste anketler düzenliyorlar. Güvendikleri yerlerde bile
sonuç değişmiyor. Ankete katılanların büyük bir çoğunluğu RTE’yi Çankaya’da
istemiyor. Bu durumu değiştirmek için hükümet kasıtlı olarak gerginlik
yaratıyor. Gerginlik artarsa, yaşanan kutuplaşmada bu anket sonuçlarının, genel
temayülün değişeceğini umuyorlar. Gerginlik malzemesi ne yazık ki yine eskiden
olduğu gibi “din”.. Siyasi simge olan türban ile Anadolu kadınının başına inancı
gereği örttüğü örtü özdeşleştirilerek gerginliğe malzeme yapılıyor. Çankaya’ya
çıkacak kişinin zihniyeti, milli duruşu, kimliği önemlidir. İnancı değil..
Cumhurbaşkanlığı koltuğu Büyük Atatürk’ün koltuğudur. Zihniyeti karanlık, duruşu
olmayan, kimliksiz kişiler oraya ulaşamaz. Buna müsaade edilemez. Bu tür
kişilerin oraya ulaşması ülkede ciddi kutuplaşmaların, gerginliklerin doğmasına
neden olur ki, kaybeden Türkiye olur.
Hükümet, Türkiye’de yararlı işler yaptıklarını savunuyor. O halde hodri meydan,
bu kadar iyiyseniz, kendinize güveniyorsanız, buyurun gelin milletin önüne…
Türkiye’deki bu sıkıntıyı sizin ısrarla kaçtığınız Türk milleti çözecek.. Bu
arada muhalefete de çok ağır yükler yükleniyor. Sine-i millet tartışmaları
başladı. Millet, iyi gelişmelerin olacağına kanaat ederse sinesine döneni
reddetmez. Hatırlatırım, Büyük Atatürk de İstanbul’un “geri dön” çağrısına
uymamış, rütbelerini bırakmış, milletin bağrında başarıya ulaşmıştır. O millet
de Büyük Atatürk’e en büyük rütbeyi vermiştir.
Saygılar...
Salur Beğ
20 Aralık 2006