KUZEY IRAK MESELESİ


Ulu Önder Mustafa Kemal, düşman işgalindeki şehirleri kurtarıp Türkiye Cumhuriyeti’ni kurduğunda, Kerkük ve Musul’u da Türkiye topraklarına katacağını söylemişti. Sadece 57 yıldan ibaret olan ömrüne emsali görülmemiş zaferleri sığdıran Ulu Önder Atatürk, Hatay’ı da Türk topraklarına dâhil etmiş, fakat Tanrı katından gelen yüce buyrukla fazlasını yapamadan dünyadan uçmağa göç etti. O yüce insan, “Türklerin yaşadığı her yer misak-i milli sınırları içerisindedir” demiş, bütün Türkleri bir birlik olarak gördüğünü açıkça ifade etmiştir. Ayrıca misak-i milli hudutları içerisinde hiçbir düşmanın barındırılmamasını da emretmiştir. O hâlde bugün Kuzey Irak’ta Amerika askerlerinin, kürt grupların, İslamcı arap örgütlerinin bulunması misak-i milliye saldırıdır. Çünkü orada çok sayıda Türkmen, yani Türk vardır ve bu Türklerin vatanları gasp edilmeye çalışılmaktadır. İşte burada, Ulu Önder’in emrine riayet etmek, misak-i milli sınırları içerisindeki bütün düşmanları temizlemek gerekmektedir.

Olayı en baştan alıp, bugünkü durumu tahlil edelim; Saddam Hüseyin, Amerika tarafından Irak’ın başına getirilmişti. Amerika’nın amacı Saddam’ı bir kukla gibi kullanıp o bölgedeki petrolü almak, aynı zamanda Ortadoğu’da bir diktatör yaratmaktı. Bunları başardı. Bir yandan Arapların altından çıkan zenginliği sömürüyor, bir yandan da Ortadoğu’da, kumandası elinde olan bir diktatör yaratmış oluyordu. Artık, Irak Amerika’nın güdümündeydi. Irak’ın başında, silah zoruyla halkı yöneten, kendisine muhalefet edenin başını kestiren, sağda solda kendisi aleyhinde söz söyleyeni zindana attırıp işkenceler yaptıran bir diktatör vardı. Amerika’nın istediği de işte tam buydu.

Daha sonra durum değişti. Saddam, Amerika’nın verdiği gücü kendisinin sandı, Irak’ın sahibinin Amerika olduğunu unutup kendisini Irak’ın hükümdarı sandı ve Amerika ile ters düştü. Konu yine maddiydi. Saddam, çıkan petrolün daha az bir kısmını Amerika’ya verip çoğunu kendisi almaya kalktı. Bütün varlığı para üzerine kurulu olan Amerika bunu kabul edemezdi. Etmedi de! Saddam’ı indirmek gerekiyordu ama bunun için öncelikle bölgenin en güçlü devleti olan Türkiye’nin desteğini almak gerekiyordu. Mevcut hükümetlerin hiç birisi buna yanaşmazdı. Çünkü Amerika’nın yanı başımıza konuşlanmasına izin vermek için ya beyin denen nesneden mahrum, ya da vatan ve millet haini olmak gerekirdi.

Amerika, kendisine bu konuda destek vermek şartıyla bir hükümet getirdi Türkiye’nin başına. 3 Kasım 2002’de yangından mal kaçırırcasına yapılan seçimler sayesinde, Amerika’nın Irak’a girmesini sağlamakla görevli bir iktidar kuruldu ve bundan birkaç ay sonra Amerika Irak’a saldırdı. Hem de ne saldırış. Çoluk – çocuk, kadın, yaşlı demeden kırdı geçirdi. İşin tuhafı; Amerika Bağdat’a kadar bir tek kuru sıkı tabanca sıkmadan girdi. Acaba bu sırada Saddam’ın pek güvendiği adamları ne yapıyordu? Yoksa uykuları çok derindi de silahların seslerini duyup uyanamamışlar mıydı? Anlaşılan Saddam’ın o çok güvendiği askerleri, hatta en yakın adamları bile hep Amerika’nın kuklasıydı ve Amerika hepsini bir bir geri çekmişti.

Türkiye’de ise durum tuhaftı, 3 Kasım 2002’de gelen iktidar, yanı başında bir cehennem yaşanırken, insanlar ölürken, bir ülke yakılıyorken ağzını açıp tek kelime söylemiyordu. Kınamayı bırakın tenkit dahi etmiyordu. Bütün dünyanın gözü önünde yapılan bu kanlı saldırışa herkes sadece seyirci kalıyor, hiç kimse zahmet buyurup da bir kelime laf söylemiyordu. Hâl böyle olunca da en gözü dönmüş katilleri yanında masum bir çocuk bırakacak olan Amerika, adeta bütün dünyayla dalga geçercesine katliamlarına devam ediyor, Irak’ta nefes alıp veren ne varsa öldürüyordu. Ortadoğu’nun en güçlü ülkesi olan Türkiye ise yorum dahi yapamıyordu. Hazindir Amerika, bu iktidar işe başladıktan sadece birkaç ay sonra saldırdı. Tabi böyle olacaktı, çünkü kurulan bu iktidar, Amerika’nın Irak’a girmesini sağlamak için göreve getirilmişti.

Aradan biraz zaman geçti, Saddam yakalandı, oğulları öldürüldü. Saddam uydurma bir mahkemeye çıkartılıp yargılandı ve Kurban Bayramı’nın ilk günü asıldı. Yine kimseden çıt çıkmadı. Asılışı da son derece hazindi. Boynuna urganı geçiren kürtlerdi. Yani yıllardır Saddam’ın kapısının önünde beslediği adamlardı. Her zaman güçlünün yanında olup rahat yaşamayı huy edinen kürtler, bu sefer de kendilerine, babalarına, dedelerine ekmek yedirip yaşatan adamı, güçlü olan öyle istiyor diye asmaktan geri durmuyorlardı.

Saddam asıldı, oğulları öldürüldü ve Saddam’ın en yakın adamları tutuklandı. Yani ortada, Irak diktatörlüğüne ait hiç kimse kalmadı. Amerika tarafından özel getirtilen Türkiye’deki iktidar ise Saddam’ın asılmasına da çıt demedi. Bütün dünyanın gözünün içine baka baka bir ülke yok edildi. İyi mi oldu kötü mü oldu zaman gösterecek…

Bugün gelinen nokta ise bambaşkadır. Kürtlerin yıllardır düşledikleri kürt devleti ütopyası, onların bitini kanlandırıyor. Amerika da kürtlerin bu ütopyalarını, onların zekasızlıklarıyla birleştirerek kullanıyor. Ne de olsa kürtler hiç bir şeyi idrak edemiyorlar ve hiç bir olayın sonunu göremiyorlar. Yani bir maşada aranan bütün özellikleri taşıyorlar. O hâlde bu maşayı kullanmamak Amerika için üç günlük tarihlerine yapılan büyük bir saygısızlık olur.

Barzani denen adam Türkiye aleyhinde onca söz söyledi, onca şey attı tuttu. Hatta açık açık meydan okudu, Türkiye topraklarına girmekle tehdit etti. Bunları kim söyletti? Barzani gibi cümle kurmaktan aciz olan bir adam kendi başına söyleyemeyeceğine göre Amerika söyletti. Amerika, bunları aslında bize kendisi söylüyor ama yarın hesaplaşma zamanı geldiğinde “ben bir şey söylemedim, Barzani size meydan okudu, gidin onunla hesaplaşın” diyecek. Aynı şekilde PKK’yı da kullanıyor. Türk askerlerini rehavete düşürmek için PKK’yı öne sürüyor. Ne de olsa kürt gibi ahmak ve asalak bir mahluku bulmuş, ateşi karıştırmaya ne gerek var? Maşa hazır ya…

Bunca olayın üstüne; Türklerin, milli menfaatlerini esas alıp, Türkiye tarafından bu milli menfaatler doğrultusunda belirlenecek politikaya göre hareket etmeleri gerekmektedir. Şunun bunun ürettiği sözde çözümlerle bu iş yürümez. Her milletin, milli menfaatlerini esas alan bir milli politikası vardır ve o politikayı her koşulda uygulamaya koyar. Genelkurmay Başkanımız Sayın Yaşar BÜYÜKANIT Paşa’nın da söylediği gibi Kuzey Irak’a mutlaka girilmelidir, fakat işte bunun için güçlü bir siyasi irade lazımdır. Bu siyasi irade olmadan hiçbir şey yapılamaz.

Ortadoğu’da dengelerin değiştiği şu çağda, siyasi kararlılık hiçbir zaman olmadığı kadar lazım olmuştur. Şurası kesindir ki artık Kuzey Irak’a girilmelidir ve de girilecektir. Ordumuzun Kuzey Irak’a girme konusundaki kararlılığı, çok kez dile getirilmiştir. Sadece ordumuz da değil, pek çok siyasi parti ve oluşumlar da hep Kuzey Irak’a girilmesi gerektiğini belirtmektedirler fakat 3 Kasım 2002’de göreve gelen ve görevde bulunan iktidar, ısrarla buna karşı çıkmakta, bununla da kalmayarak Irak yetkilisi dedikleri çapulcularla görüşebileceklerini söylemektedirler.

Ülkeler, ordularının güçleri nispetinde güç sahibidirler. Bu yüzden Türkiye, asla güç yetmeyecek ülkelerden birisidir. Gerçekten çok güçlü bir ülkeyiz. Fakat iktidar sahipleri rejime muhalif olunca, rejimin en büyük savunucusu olan orduya da düşman oluyorlar. Eğer bir milletin ordusuna düşmansanız, o millete düşmansınız demektir. Bugünkü mevcut iktidar da orduya karşı korkunç bir düşmanlık örneği sergileyerek acaba Yüce Türk Milleti’ne karşı mı düşman olduğunu göstermeye çabalıyor. Eğer bunu yapıyorsa daha fazla uğraşmasın, zaten herkes anladı…

Barzani “Türkiye Kuzey Irak’a müdahale ederse, biz de Diyarbakır’a gireriz” diyor. Peki Barzani kim oluyor? Hangi sıfatı taşıyarak böyle bir tehditte bulunabiliyor? Biz Barzani diye bir devlet başkanı tanımıyoruz. Amerika’nın pohpohlamasıyla oraya oturan Barzani, kımız ya da sücüden olacak esridikçe esrimiş ve döğüşmeye kurt arıyor. Hadi o cahil bir kürt, kim önüne ot tutarsa o tarafa gidiyor, peki bizim iktidar nasıl oluyor da böyle adamlarla görüşebileceğini söylüyor? Asıl hesap vermesi gereken işte bu iktidardır.

Durum bu kadar vahimken Kuzey Irak’a girmemek, dibimizde büyüyen tehlikeye gözlerimizi kapatarak her gün biraz daha büyüyüp yayılmasına müsaade etmek olur. Kuzey Irak’ta yetiştirilen teröristler her gün askerlerimizi şehit ediyor, vatan evlatlarını toprağa düşürüyor. Daha birkaç gün önce 6 civanımız toprakla kucaklaştı. Bu teröristler kürtlerin maşalığındaki Kuzey Irak’ta eğitiliyor ve bizi vurması için Türkiye’ye gönderiliyor. Bunu, sadece biz değil, başka milletler ve ülkeler de görüyor. O hâlde şu saatten sonra Kuzey Irak’a bir müdahale yapılması kaçınılmazdır.

Peki bu müdahale ne şekilde olacaktır?

Bu müdahale iki şekilde olur; birincisi Türkiye Büyük Millet Meclisi Kuzey Irak’ın oluşturduğu tehlikeyi görerek, bu tehlikenin etkisiz hâle getirilmesine karar verir. Tehlikenin etkisiz hâle getirilmesi için de askeri müdahalenin şart olduğuna kanaat getirir. Bu sayede Kuzey Irak’a girilir. İkincisi ise Türkiye Büyük Millet Meclisi tatile girdiğinde Cumhurbaşkanının emriyle Kuzey Irak’a girilebilir. Türkiye Büyük Millet Meclisi tatildeyken, orduyu savaşa gönderme yetkisi Cumhurbaşkanında oluyor. Cumhurbaşkanı da bu yetkisini kullanarak Türk Silahlı Kuvvetleri’ni Kuzey Irak’a gönderebilir.

Eğer Türk Silahlı Kuvvetleri, Kuzey Irak’a girerse bütün kriz çözülecektir. Her şeyden önce bu şekilde kararlı bir duruş sergilemiş olacağız. Amerika bunu görünce istese de istemese de geri adım atmaya mecbur olacak. Bir avuç arapla baş edemeyen Amerikalılar, Türk Ordusu karşısında şanslarının hiç olmadığını çok iyi biliyorlar. Irak’ta Amerika’nın başına gelebilecek en kötü durum, Türk Silahlı Kuvvetleriyle karşılaşmasıdır. Eğer bu karşılaşma gerçekleşirse Amerika’nın ikinci bir Vietnam yaşayacağından hiç kimsenin şüphesinin olmaması gerekir.

Ya Türk Silahlı Kuvvetleri, Kuzey Irak’a müdahale etmezse? O zaman hemen yanımızda duran bu tehlike büyüdükçe büyür ve kangren olmuş organın vücudu zehirlemesi gibi pisliğini bize de sıçratır. Sonra da bugün olduğu gibi her gün şehit haberleri alırız. Yanı başımızda duran düşmanı unuturuz da suçlu aramaya çalışırız. Genelkurmay Başkanımız Sayın Yaşar BÜYÜKANIT, çözümü en açık bir şekilde ifade etti; Kuzey Irak’a girilmesi hâlinde, terör örgütüne büyük darbe vurulacağını söyledi ve bunun için güçlü bir siyasi iradenin olması gerektiğini belirtti. Yani tek çözüm Kuzey Irak’a Türk Silahlı Kuvvetleri tarafından yapılacak olan müdahaledir. Müdahale için de tek şart güçlü bir siyasi irade. Ama illaki de o irade olmayacak diyorlarsa kendileri bilir, şunun şurasında Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin tatile girmesine kaç gün kaldı?

Konunun özeti şudur; Kuzey Irak Türklere aittir. Bu bölgeye Türk Ordusu tarafından müdahale edilmeli, ya Türkiye topraklarına katılmalı, ya da oradaki Türkmenlere ayrı bir devlet kurdurulmalıdır. Fakat her harikalarda Kerkük ve dolayı, Kuzey Irak bölgesi Türklere ait olmalıdır. Bu, hem tarihi hakkımızdır, hem de milli menfaatlerimiz gereğidir.

Buğra Şad

27 Mayıs 2007