|
SEN FACİANIN RESMİNİ YAPABİLİR MİSİN ABİDİN? |
1970 sonrası gençliğin pek büyük ölçüde Gırgır
dergisi okuyarak ve bir de Yılmaz Güney filmleri seyrederek solcu olduklarını
biliyorum. Gırgır dergisi tabir caizse nasıl ki Türk mizahının içine etmişse,
Gırgır dergisinden yetişme solcular da solculuğun içine etmişlerdir. Bu belki
biraz kesin ve keskin bir yargı olacak ama, ben yaşayıp gördüklerime dayanarak
böyle düşünüyorum. En azından, o dönemde solun gitgide lümpenleşmesinde,
sınıfçılıklarının hababam sınıfı düzeylerinde kalmasında Gırgır ve onun türevi
gibi çıkan dergilerden beslenmenin payı olduğu çok açık…
İyi de 70 öncesi kuşakların solculuğu pek mi matahdı diyeceksiniz? Türkiye’deki
sol hareketin bir tercüme bürosu gibi çalışıp, Marksizm’e belki bir bilemediniz
iki istisna dışında hiçbir somut katkısının bulunmadığı dönemde Marksist solun
patronajında kimlerin olduğuna bir bakarsanız, tablonun vahameti kendiliğinden
ortaya çıkar. Bunun için öyle fazla bir araştırmaya da gerek yok. Çok uzun
yıllar illegal Türkiye Komünist Partisinin genel sekreterliğini yapmış olan Zeki
Baştımar’ın mensubu olduğu aile, bugün Boğaziçi’nin en gösterişli konaklarından
birinde, Abdülhamit’in Tophane Müşiri Zeki Paşa’nın yaptırdığı yalıda
oturmaktadır. Bu yalının nasıl sahiplenildiği de ayrı bir konudur ancak,
tesadüfen bir veraset meselesinden ötürü karşılaştığı isimlerin hem “eski
tüfek”, hem de yalılarda, konaklarda büyüyen Paşazadeler olduğunu öğrenen sıkı
solcu bir avukat arkadaşım hayret ve dehşete düşmüş, “ Vay ….! Bu memlekette
demek solculuğu bunlar yapmışlar ha!” diye bana hayıflanmıştı. Ben de ona, “ne
sandın ya?!” demiş ve Milli Şef döneminin meşhur Ankara Valisi Nevzat
Tandoğan’ın sözlerini hatırlatarak, Mahmut Çetin’in “Boğazdaki Aşiret” adlı
kitabını okumasını tavsiye etmiştim.
Bir başka arkadaşım beni bundan iki yıl kadar önce Burdur’daki evlerinde konuk
etmiş ve ertesi gün otomobiliyle Burdur-Bucak-Korkuteli-Elmalı üzerinden Kaş’a
kadar götürüp gezdirmek nezaketinde bulunmuştu. Yolculuk sırasında kendi köyü
dahil bildiği bir çok Yörük-Türkmen köyünün yürekler acısı durumunu anlatıyordu.
Dediğine göre, otuz-kırk yıl kadar önce oradaki bir çok Türk köylüsünün bir
dönüm toprağı dahi yokmuş, ancak şans eseri olarak Almanya’ya gidebilenler orada
biriktirdikleri paralarla birkaç dönüm arazi sahibi olmuşlar. Burdur-Bucak
arasındaki ekilebilir verimli arazilerin pek büyükçe bir kısmı Çelikbaş
ailesinin mülküymüş. Derken dağları, belleri geçip uçsuz bucaksız Elmalı ovasına
indik. “Peki bu ova kimin, biliyor musun?” diye sordu. Bilmiyordum. “Kuyucu
Murat Paşa’nın torunlarının!” dedi. Hani şu Anadolu’daki isyanları bastırmak
için çıktığı sefer esnasında açtırdığı kuyulara günahsız yere katlettiği on
binlerce Türk’ü dolduran Hırvat devşirmesi Kuyucu Murat! İçim acıdı. “Onun
torunlarından biri çok uzun süre Antalya’da Belediye Başkanlığı yapmıştır,
Demirel’in de has adamlarındandı” diye ekledi. Bu arkadaşım da yine gençliğinde
öğrenci eylemlerinin içinde bulunmuş bir solcuydu. Anlattıkları ve gördüklerim
karşısında onun gençlik çağında sol akımlara kapılmış olmasından daha doğal bir
tutum olamayacağını düşündüm. Ama doğal olmayan, olağan dışı ve mantığa aykırı
bulunan nokta, yalılarda ve konaklarda büyüyen Paşazadelerin solculuğuydu!
Nazım Hikmet 1961 yılının Nisan ayında Moskova’dan Paris’e gitmiştir. Yanında
yeni evlendiği Rus karısı Vera Tulyakova vardır. Vera Tulyakova evliliği fiilen
devam eden bir duldur aslında. Nazım bu sarp kaleyi “vire ile teslim” almıştır.
Vera, “canım kime isterse ona virem karışmayasın” şartıyla Nazım’a varmıştır. Bu
bir balayı gezisidir aynı zamanda. Orada çok eski yıllardan tanıdığı arkadaşı ve
akrabası Abidin Dino ile buluşmuştur. Mayıs ayında ise Dünya Barış Komitesi
adına Fidel Kastro’ya ödül vermek üzere Küba’ya uçmuştur. Herhalde Nazım o
meşhur sorusu ile tanınan şiirini (Sen Mutluluğun Resmini Yapabilir misin Abidin?)
bu seferinden dönüşte Paris’te yazmış olmalıdır...
Araştırıp öğrendiklerime göre, Abidin Dino’nun çok ünlü bir ressam ve hatta
büyük bir yönetmen olduğunu yayan belli bir çevreye mensup yazar-çizer takımı,
Paris’e seyahat ettiklerinde Abidin Dino’nun malikanesine mitili serip beleşten
ağırlanmanın faturasını onu böyle pohpohlayarak öderlermiş. Malum Türkçe’de,
“yiyen ağız utanır!” diye bir söz vardır. Ama bunların ki, Abidin Dino’dan
utanmak ve bu sebeple ona yaltaklanmak adına, Türk kamuoyuna karşı gayet
utanmazca sergilenen bir Dinoperestlik gösterisine dönüşmüş…
Abidin Dino, Sultan Abdülhamit döneminin meşhur valilerinden ve bir ara Hariciye
Nazırlığı (Dışişleri Bakanlığı) da yapmış olan Abidin Paşa’nın torunudur. Mahmut
Çetin, “Boğazdaki Aşiret” adlı kitabında bu aileyi dalıyla budağıyla birlikte
anlatmıştır. Hifzı Topuz da, Dino ailesinden söz ederken, “İstanbullular ikiye
ayrılır: Dinolara akraba olanlar ve olmayanlar” diye bir tanımlamada
bulunmuştur.
Nazım Hikmet işte bu Dino ailesinin akrabasıdır. O da bir Paşa torunudur. Dedesi
Mehmet Nazım Paşa, mütareke döneminde İngiliz Muhipleri Cemiyetinin başkanıdır.
Annesi Ayşe Celile Hanım da bu derneğin faal bir üyesidir. Nazım Hikmet’in
gençlik yıllarından arkadaşı Vala Nurettin, “Bu Dünya’dan Nazım Geçti!” adlı anı
kitabında onunla birlikte Anadolu’ya nasıl geçtiklerini, Ankara’ya gidişlerini,
Mustafa Kemal Paşa ile karşılaşmalarını ve daha sonra öğretmen olarak atanıp
görev yaptıkları Bolu’da yaşadıklarını anlatır. Nazım Hikmet’in Anadolu’da kan
gövdeyi götürürken, nasıl Paris veya Brüksel’e kaçma planları yaptığından söz
eder. Nazım Hikmet bize ve Milli Micadeleye işte bu derece yabancıdır. Fakat
Nazım Hikmet, Paris’e veya Brüksel’e değil de İstanbul’da fingirdeştiği kızın
ailesiyle birlikte Tiflis’e gittiğini duyunca onun ardı sıra rotayı önce
Tiflis’e, sonra da Moskova’ya çevirir. Nazım ile Va-Nu, ikisi birlikte “Kurtuluş
Savaşının kan ve ateşle yazıldığı günlerde” Anadolu’yu bırakıp Moskova
macerasına(!) atılırlar. Ankara Hükümetince kendilerine verilen öğretmenlik
görevlerini bırakıp kaçtıkları tarih Sakarya Savaşının hemen öncesidir. Onların
Tiflis-Moskova yolunu tutarak firar ettikleri o günlerde ise büyük Türkçü
düşünür Ağaoğlu Ahmet Bey 14 Ağustos 1921 tarihli Vakit gazetesinde “Münevverler
Cepheye!” başlığını taşıyan bir makale yayımlamıştır. Sakarya Savaşına tam bir
hafta kala yayınlanmıştır bu yazı. Nazım o sıralarda askerlik çağındadır ve
ondan üç-dört yaş küçük Anadolu çocukları dahi birkaç haftalık, hatta birkaç
günlük talimden hemen sonra cepheye, ateş hattına sürülmektedirler. Nazım Hikmet
İstanbul’da doğmuştur, Türkiye’lidir; Ağaoğlu Ahmet ise (Ahmet Agayef)
Azerbaycan’lıdır. 1869 yılında Karabag’ın Şuşa kentinde doğmuştur. Mütareke
döneminde İngilizler tarafından sürgün edildiği Malta adasından 1921 yılının
Nisan ayında yani sözünü ettiğimiz yazıyı yazmadan dört ay kadar önce serbest
bırakılmış olan Ağaoğlu Ahmet Bey, derhal Ankara’ya koşmuştur, Bakü’ye veya
Moskova’ya değil!
Nazım Hikmet işte böyle bencilce hülyalarının peşinde, gerçeği kan ve ateşle
yazılmakta olan Kurtuluş Savaşının en bunalımlı günlerinde yurdundan kaçmış,
aradan tam yirmi yıl geçip cezaevine düştükten sonradır ki ancak aklına
“Kurtuluş Savaşı” destanını yazmak gelmiştir. Hiç kimse de ona, “gerçeği kan ve
ateşle yazılırken sen neredeydin” diye sormayı akıl edememiştir. Sormamıştır. Şu
da var ki, yazdığı o destan masumane bir günah çıkarmanın ürünü de değildir;
Milli Şef yönetimine yaranmak ve böylelikle bir Aff-ı Şahane’den yararlanarak
kodesten kurtulmak ümidiyle yazılmıştır. Nazım’ın bu manzumelerle yaptığı “kendi
kurtuluşunun savaşıdır” aslında….
A.Faik Hurşit Günday, İzmir Suikasti davasının meşhur sanıklarından Laz Ziya
Hurşit’in ağabeyidir. Sivas Valiliğinden emekli olmuş ve ikinci devrede Ordu
milletvekili olarak TBBM’de görev yapmıştır. Ancak o kardeşinden çok farklı bir
karakter yapısına sahiptir. İzmir Suikasti öncesinde ve sonrasındaki tutumu
bunun açık bir kanıtıdır. Dürüst ve namuslu bir kişiliktir. “Hayatım-
Hatıralarım” adlı bir anı kitabı vardır. Osmanlı döneminde Mülkiye sınıfına
mensup bir yönetici olarak maiyet memurluğu, kaymakamlık, mutasarrıflık,
müfettişlik ve Valililik yaptığı çeşitli yöreleri bu kitabında anlatmıştır. Faik
Bey, 1910 yılında Adana’da Maarif Müfettişi olarak görev yaparken Çukurova
bölgesinde Abidin Dino’nun dedesi olup ona adını da veren eski Adana Valisi
Abidin Paşa’nın bu bölgede yaptıklarıyla ilgili olarak şunları yazar:
“İki kere Ceyhan ve Kozan mıntıkalarına gitmiştim. Kozan’da kış mevsiminde
hayvan sırtında Feke; Saimbeyli ve Haçin merkezlerine gittim ve mekteplerini
teftiş ettim. Kozan’dan hayvan sırtında Kadirli ve oradan da Ceyhan nehrini
geçerek Osmaniye’ye gittim.Havasının vahameti ve o sene hummayı habisenin
(sıtma) pek şiddetli icrayı hükmetmesi, memleketin yanıbaşında yüzlerce ölünün
defin edildiğini yeni ve büyük bir mezarlık vücut bulduğunu gördüm. Mevsimin
Mart ayı olmasına rağmen hastalığın şiddeti herkesi ve bilhassa memurları
fevkalade korkutmuştu. Zaten her memur ailesinden bir veya iki kurban vermişti.
Hepsi başka mahalle nakilleri için bana ricada bulunuyorlardı. O mıntıkada
Almanlar Bağdat (demiryolu) hattını inşa etmek üzere geniş faaliyette idiler.
Almanların Osmaniye’deki her nevi medeni ihtiyaçlarını karşılayan gazinoları
olmasa idi ben de hummayı habiseye yakalanmak tehlikesine düşüyordum. İstibdat
devri valilerinden ve sarayın adamlarından Arnavut Abidin Paşa, bulundukları
vilayetlerde tapu ve arazi kanunlarının hükümlerine dayanarak üç sene zarfında
imar etmek üzere arazi mevaddan istediği kadar almış ve bila bedel (bedelsiz,
bedava) tapu ettirmiş, fakat bu araziyi imar etmemiş, boş bırakarak
bataklıkların seneden seneye büyümesine ve etrafa hastalıklar saçarak köylerin
ve köylülerin seneden seneye mahv ü perişan olmalarına ve bu felaketi önlemek
için yapılacak imaratın tapulu olduğu için başkaları tarafından yapılamamasına
sebep olmuştur. Abidin Paşa yalnız Silifke’nin Taşucu’ndaki çiftliğini imar
etmiş ve Adana’nın muhtelif semtlerinde (üzerine) tapu ettiği araziyi sıtma
yuvası olarak bırakmıştır. O zamanın idaresi ve hükümetinin bu BÜYÜK FACİA
karşısında hissiz ve hareketsiz kalmasına teessüf etmekten başka diyecek söz
bulunamaz. İşte Osmaniye’deki hummayı habise felaketi bu Abidin Paşa arazisinden
doğmuştur.
……..
Kilikya’nın ova kısmı olan Mersin ve Adana mıntıkasında vaktiyle yedi milyon
ahalinin yaşadığı tarihen müsbet bir hakikattir. Halbuki 1326-1910 tarihinde
Silifke, Mersin, Kozan ve Osmaniye sancaklarından teşekkül eden Adana
vilayetinin umumi nüfusu 485 bin raddesinde idi. Adana’daki büyük seddeler harab
oldukça her tarafta husule gelen bataklıklar seneden seneye büyümüş ve bu yüzden
husule gelen sıtma ve sair hastalıklar yüzünden nüfusun bir kısmı telef olmuş,
bazıları da ahar (başka) mahallelere hicret etmek suretiyle azala azala
gösterilen miktara kadar düşmüştü. Adana ovasında her sene hariçten ziraat
ameleliği için gelen on binlerce işçiden binlercesinin Çukurova’da telef olduğu
görülüyordu. Adana memleket hastahanesinde 1910 Temmuz’unda altı yüz küsur
insanın vefat ettiğini söylersem felaketin dehşetinin derecesi hakkında bir
fikir edinilmiş olur. Adana’da sabahları erkenden hükümetteki daireme giderken
geçtiğim caddeler üzerinde birkaç ölüye tesadüf ediyordum. “
Abidin Paşa’nın torunlarından ve en tanınmış solcularımızdan Rasih Nuri İleri
Çukurova’da dedesinden kalma 180 bin dönümlük araziden söz etmektedir.
Bu facianın bir öncesi de var. Yine Abidin Paşa gibi bir devşirme olan Derviş
Paşa, 1860’lı yıllarda Adana-Hatay-Antep- Maraş bölgesindeki göçebe Türkmenleri
Çukurova’ya yerleştirmekle (iskan etmek) görevlendirilmiş ve fakat yerleşenlerin
sıtma’dan kırılmaları üzerine çıkan meşhur Dadaloğlu ve Kozanoğlu isyanlarını
aşırı derecede şiddet kullanarak, çok kanlı bir biçimde bastırmıştır. İşte şu
yürek yakıcı dörtlükler de o Kozanoğlu isyanından kalmadır:
Şu Feke’nin hanımları
Leke bilmez alınları
Kör olası Derviş Paşa
Hep dul ettin gelinleri!
Kozan’a iller Kozan’a
Akıl ermez bu düzene
Öldürmüşler beyimizi
Yasak mezarın gezene
Kara çadır is mi tutar
Altın tabak pas mı tutar
Kozanoğlu ölmeğilen
Avşar boyu yas mı tutar?
Abidin Dino, dedesinin Vali olarak görev yaptığı Adana’da bir müddet sürgün
olarak bulunmuştur.1941 yılında, Abidin Dino siyasi nedenlerle yani Komünist
olduğu gerekçesiyle önce Çorum Mecitözü'ne, sonra Adana'ya sürgüne
gönderilmiştir. Abidin Dino Adana’da pamuk işçilerinin resmini yapmıştır. Yaşar
Kemal de bu sürgün yıllarında Abidin Dino ile tanışmıştır. Sürgün sona erince
Dino İstanbul'a dönmüş, 1951 yılından itibaren de Paris’e yerleşmiş, kalan
ömrünü Paris’te geçirmiş ve orada ölmüştür. Nazım Hikmet Paris’i ve Abidin’i
gördükten sonra, hele de o meşhur sorulu şiirinden itibaren de Türkiye’deki
solun kıblesi Moskova’dan Paris’e dönmüştür. Abidin Dino’nun Fransız Komünist
Partisi ile çok derin ilişkileri vardır. Fransız Komünist Partisi ise aslında
Fransız istihbaratının döziyem (deuxiem) bürosudur. Fransa’da 1968’de patlak
veren öğrenci olaylarının, hemen akabinde Türkiye’ye sıçramış olması tesadüfi
değildir. O yıllarda Sol da, tıpkı moda gibi Paris’ten gelmiştir Türkiye’ye.
Solun ilkönce İstanbul’un Nişantaş’ında, Etiler’inde; Ankara’nın Çankaya’sında
yayılıp yandaş bulması da aynı sebepten ötürüdür. Moda’nın da, solun da Paris
havası taşıyanı makbuldür artık..
Abidin Dino 1993 yılı Aralık ayında ölmüştür. Paris’te bir malikanede yaşayan
Türkiye’li solcu Abidin Dino’nun malikanesinde ağırladıkları ve ağırlamadıkları
her yıl onun için anma günleri düzenlemektedirler. İşte tam da böyle bir günde
benim de aklıma Nazım Hikmet’in o meşşşşhur sorusu ve sorulu şiiri takılmıştır.
Yaşar Kemal Adana’lıdır. Onun en tanınmış romanı İnce Memed’dir. Roman, Çukurova
yöresinde beş köye sahip Abdi Ağa adındaki bir toprak ağasına karşı topraksız
köylüler adına başkaldıran İnce Memed’i anlatır. Acaba Abidin Paşa romanda Abdi
Ağa mı olmuştur? Adanalı olup hemen bütün romanlarının konusunu bu yöreden
seçen, yörenin tarihini öğrenmek için yıllarca Adana’daki Ramazanoğlu
kütüphanesine kapandığı söylenen Yaşar Kemal’in Abidin Paşa’dan haberdar
olmaması mümkün müydü? Abidin Dino ile çok derin dostluğu bulunduğuna göre
Abidin Dino’nun Abidin Paşa’nın torunu olduğunu bilmemesine imkan var mıydı?
Yılmaz Güney de Adana’da doğmuş ve bilinen macerası neticesinde cezaevinden
firar edip yurt dışına kaçtıktan sonra Fransa’ya sığınmış ve Paris’te ölmüştür.
Yılmaz Güney aslında bal gibi Kürtçülük ve bölücülük kokan sözde solculuk
dönemine ilişkin filmlerinin bir çoğunda Adana’daki pamuk işçilerinin nasıl
sömürüldüklerini son derece dramatize ederek işlemiştir. Ne var ki Yılmaz Güney
birçoğunun senaryosunu da yazdığı filmlerinde yanaşma, ırgat veya çobanı oynamış
ama her filminde Ağa’nın kızına aşık olup onunla evlenmiş veya evlilik düşleri
kurmuştur. Yılmaz Güney’in bu durumuna Marksist literatürde sınıf kaçağı denir (escape
from proletaria). Kısacası Yılmaz Güney yalnızca bir cezaevi kaçkını değil, aynı
zamanda bir sınıf kaçkınıdır.
İki aylık edebiyat dergisi Sözcükler 'in eylül-ekim 2006 tarihli 3. sayısı
yayımlanmış ve orada Abidin Dino Yılmaz Güney’i anlatmakta imiş. Anlaşılan bu
ikisi da birbirlerini tanımakta imişler…. Demek Yaşar Kemal Çukurova’daki
ırgatların, topraksız köylülerin romanını yazmış; Abidin Dino oradaki Pamuk
işçilerinin resimlerini, Yılmaz Güney de filmlerini yapmış. Pek iyi pek güzel
de, Yılmaz Güney’in de Abidin Paşa’dan ve onun yaptıklarından haberi yok muydu
acaba? Hem Adana’lı olup hem de Çukurova’nın en büyük toprak zenginlerinin Dino
ailesi olduğunu bilmemesi mümkün müydü? Hele de Yaşar Kemal’i ve İnce Memed’i
bir düşünün… Derken bunlar Paris’te, Abidin Paşa’nın torunu ile onun
malikanesinde bir araya geliyorlar. Sanırsınız ki Abdi Ağa ile yanaşmaları aynı
sofraya kurulmuş; ooh ne güzel, sınıf farkı filan ortadan kalkmış. Abidin
Dino’nun saye-i Devletlerinde. Ve bir de Fransız devlet-i fahimanesinin yüksek
himayeleri sayesinde tabii ki!
İşte sömürü diye ben buna derim. “Sömürünün sömürüsü”nü bile başkalarına
bırakmamışlar!
Düşünüyorum da, Nazım Hikmet’in yerinde ben olsam yahut da bana Elmalı ovasını
anlatan o solcu arkadaşım olsaydı, her ikimiz de Abidin Dino’ya ancak şöyle
sorabilirdik:
“Sen Facianın Resmini Yapabilir misin Abidin?
Deden yapmıştı da!”
Hanifi Altaş
7 Ocak 2007