|
SİYASAL İSLÂMCILIK İLE MÜCADELENİN TÜRK MİLLETİ AÇISINDAN ÖNEMİ |
(Aşağıdaki yazı turkcu.net sitesinin kurultayda sunduğu bildiridir.)
Saygıdeğer Soydaşlarım,
Türkçülük muhakkak ki Türklüğün uzak ve yakın, küçük ve büyük bütün sorunlarını
tespit etmek ve bunlara çözüm üretmek gayesindedir. Bu nedenle gündemimizde yer
alan konuların fazla sayıda olması doğaldır. Ancak bu sorunların içerisinde
bazıları vardır ki bunların bilhassa üzerinde durmak gerekir. Bu öncelikli
sorunlardan birinin laiklik üzerine tartışmalar ve siyasal İslâmcılık mevzusu
olduğunu söylesek herhalde yanılmış olmayız. Konuşmamızı da bu bağlamda önce
siyasal İslâmcılığın fikrî yanılgıları ve sonra milletimize yönelik zararlarını
ele alarak gerçekleştirmek niyetindeyiz.
Siyasal İslâmcılık akımının temelde iki unsura dayandığını söyleyebiliriz.
Bunlardan birisi şeriatçılık, diğeri ise ümmetçiliktir. Şeriatçılık ile
kastedilen ülke içerisinde yasaların dini kurallardan ibaret bulunması yahut
dini kuralların güdümünde var olmasıdır. Ümmetçilik ile anlatmak istediğimiz ise
bireyin kendini tanımlamasında din kavramının diğer bütün kavramlardan önce
gelmesi ve bu şuur ile dünyada bir İslâm birliği kurulmasıdır.
İslâmcılığın bu temelleri ile arzuladığı sonuca ulaşması için büyük bir fırsat
vardı. Ortaçağ! Özellikle geç ortaçağ olarak adlandırılabilecek 1100-1453
yılları arasındaki dönem dünyanın birçok yerinde, Avrupa’da ve Yakındoğu’da
öncelikli unsurun din olduğu bir zaman dilimi idi. Bu dönemden itibaren Müslüman
Türkler diğer Müslüman toplumlarla bir arada yaşamaya başladılar. Ortaçağ’ın
sonlarında Avrupa’da ümmetçi anlayış terk edilmeye başlamıştı ancak bu durum
Müslümanlar için geçerli değildi. Bu nedenle hâlâ din faktörünün öncelikli
bulunduğu 18. yüzyılda bile Türkler ve diğer Müslümanların büyük bir kısmı aynı
devletin tebaası idi. Osmanlı mülkünde bulunan Müslüman Türkler, Araplar, Kuzey
Afrikalılar, Arnavutlar, Kürtler vb. birçok topluluk yüzyıllarca ümmet olarak
birlikte idiler. İşte bu İslâm Birliği’nin gerçekleşmesi ve İslâm milletlerinin
ilelebet birleşmesi için ciddi bir fırsattı. Ancak tarih çok acı bir şekilde bu
toplulukları bir arada tutanın din kardeşliği şuuru değil otorite ve menfaat
olduğunu gösterdi. Birinci Cihan Harbi’nin sonuna kalmadan Türkler dışındaki
bütün Osmanlı toplumlarının Müslüman-gayrı Müslim ayrımı olmaksızın isyan
bayrağını çektiği görüldü. Osmanlı’dan alacaklarını almışlardı ve artık deyim
yerinde ise, Osmanlı’nın modası geçmişti.
Tarih bu acı hadiseyi kaydederken yalnızca kronolojik bir sıralama oluşturacak
zamanları ve kayıtlara geçecek istatistikleri değil bir akımın, bir topluma
yüzyıllardır dikte edilen bir hayat felsefesinin çöküşünü de zihinlere
kazıyordu. Ortada İslâm dünyasının halifesi, yani peygamberin devamcısı vardı,
küffâra karşı cihat ilân ediyordu. Oysa alınan karşılık altınlar için karnı
deşilen vatan evlâtları idi. Halifelik ismen haşmetli ve fiilen bitmiş vaziyette
idi. Bütün bu İslâm birliği hayalleri işte böyle bir ortamda, yani dünyanın kana
bulandığı, milletlerin var oluş savaşımı verdiği bir zaman ve mekânda batmakta
idi. Türk milleti yıllardır güvendiği silahını ilk kez kullanmak istediği anda
bunun bir seraptan ibaret olduğunu anlıyordu.
Esasen İslâmcılığı uygulayanlar da bu fikrin pratiğinden çok teorik yararına
gönül vermişlerdi. Neticede yüzyıllar boyunca Osmanlı hükümdarları halife
olmanın verdiği prestije sahip oldular. Ancak kendileri yahut milletleri için
bunun pratikte bir fayda sağladığı görülmedi. Hatta İslâm birliğini bir tarafa
bırakır da şeriat kurallarını ele alırsak, buna dahi tam olarak uyulmadığını
göreceğiz. Padişah buyruğunun şer’i esaslara uygunluğunu denetleyen
şeyhülislamların menfi görüş bildirmeleri halinde idam edilmek tehlikesi ile
karşılaşabildikleri vakıadır. Filhakika, bunun bir nedeni vardır o da halife
bile olsa, devletin şer’i esaslarla yürütülemeyeceğini anlayabilecek insanların
bulunmasıdır.
Soydaşlarım,
İslâmcılığın dünü “özgüvenle dolu uzun bir sessizlik döneminin sonunda yaşanan
hüsran” olarak özetlenebilir. Peki bugününün ahvâli nedir?
Bugün İslâmcılığın Türk milletine ilişkin tek bir ana amacı vardır. Bu amaç
günümüzün en gelişmiş ve güçlü Türk devleti olan Türkiye Cumhuriyeti’ni kuruluş
felsefesinden ayırmak, laik rejimi yok etmek, bozmak yahut değiştirmektir. Bu
amacın yaratacağı düşman da doğal olarak laiklik ve laisizmi ülkemize
yerleştiren Mustafa Kemal Atatürk’tür.
İslâmcıların laik rejime saldırma metodları ve öncelikle teorik saldırılar
üzerinde duralım. İslâmcılar propagandalarında laikliğin bize uygun, bize özgü
olmadığını söylüyorlar. Laikliği batıyı taklit etmek, öz benliğini yitirmek
olarak gösteriyorlar. Oysa gerçekler bunun tam aksini işaret etmektedir.
Nys’in Droit International adlı eserinde belirtilene göre laiklik kurumu
Hıristiyanlara Türklerden geçmiştir. Laiklik, Turanlı bir kurumdur. Çengiz Kaan
dönemindeki, Hazarlar dönemindeki duruşu göz önünde bulundurularak bu kanıya
ulaşmak zor olmayacaktır. Hemen burada bir anektoda yer vermek istiyorum. Yavuz
Sultan Selim vaktiyle kırk kadar iç oğlanın öldürülmesini emredince bunu
engellemek isteyenler sultanın huzuruna Müftü Zenbilli Ali Efendi’yi
çıkarmışlar. Müftü’nün bu kırk kadar iç oğlanın affını istemesi üzerine Selim
Han’ın verdiği yanıt çarpıcıdır:
-Hoca, sen artık dünya işlerine de karışır oldun, istersen sana bir vezerat
verelim.
Bu cümle ortaya koyuyor ki ilk Osmanlı Halifesi Yavuz’un gözünde bile vezirlik
ayrı müftülük ayrı idi. Din başka idi, dünya işleri başka.. Hâl böyleyken
laikliğin bize uygun olmadığı iddiası yersiz ve yetersiz kalmaktadır.
Laikliğin dinsizlik olarak algılanması ve anlatılması ise basmakalıp yahut
klasik olarak niteleyebileceğimiz bir deli saçmasıdır ki bunun üzerinde fazla
durmaya gerek görmüyoruz. Ancak Türkiye’de laikliğin kabûlünün en sıkı
takipçilerinden Mahmut Esat Bozkurt’un bir sözünü aktarmakta fayda görüyorum.
Bozkurt, laikliğin kabûl edilmesini şöyle yorumluyor:
“Yani insanlarca kutsal olan din, hükümdarların yahut herhangi bir şefin elinde
oyuncak olmaktan kurtularak el değmeyen ve ebedi olan vicdanlara mal edildi.”
İşte dine gerçek saygı ve işte laisizmin gerçek mânâsı.
İslâmcılar propaganda yapmak ile yetinmiyorlar elbet. Elde ettikleri makamları
kullanarak da laik rejimi zayıflatmak için girişimlerde bulunuyorlar.
Radyo-Televizyon Üst Kurulu’nun hazırladığı yayın yönetmeliğine başbakanlıktan
gelen itirazı hatırlıyor olsanız gerektir. Sözü geçen kurulun hazırladığı
yönetmelikte yer alan ve laikliğe aykırı yayın yapılamayacağını belirten hükmün
“ayrıntıya gerek olmadığı” gerekçesi ile yönetmelikten çıkartılması istenmişti.
Bu davranışın Türk devletinin temel ilkelerine bütünüyle aykırı olduğu gayet
açıktır.
Siyasal İslâmcılığın materyali bellidir. İnsanların dinî duyguları. İşte
sömürülecek olan bu noktadır. Saflıkla inanılan, içinde huzur ve ebedî mutluluk
aranılan dine ilişkin hisler İslâmcıların malzemesidir. Amaçları elbette ne dine
ne millete hizmettir. Amaç, yalnızca çıkar elde etmektir. Atatürk’ün Rize’yi
ziyaretinde etrafını çeviren mollalar medreselerin yeniden açılmasını
istediğinde Atatürk’ün verdiği yanıt onların bu amaçlarını ortaya çıkarıyor
muydu? Bu yanıtı tekrar gözden geçirelim, yanıtın evet olduğunu anlayacağız.
Atamız mollalara şöyle diyordu:
“Para istiyorsanız size millet yetecek kadar verecektir. Açsanız karnınızı
doyuracaktır. Medreseler bir daha açılmayacaktır, anladınız mı?”
Görüldüğü gibi Atatürk bu yanıtın içeriğine dini ya da siyasi unsurları
yerleştirmemiştir. Doğrudan mollaların çıkar amacına işaret etmiştir.
Yine bu çıkar amacına işaret eden bir tarihî vakıayı hatırlatmak isterim. Yıl
1687. Devlet-i Âliyye-i Osmaniye’nin hünkârı bir karar alıyor. İmdâd-ı Seferiye.
Yani savaş yardımı. Bu buyruk gereğince vilayetlerden, halktan borç olarak
hazineye yardım toplanacak. Padişah sağlam bir duruş sergileyerek bu buyruğun
kapsamına devletten geçinenleri de ekliyor. Bu amaçla saray mensuplarından da
yardım toplanıyor. Hatta padişahın eşinden ve kız kardeşinden bile. Bu sırada
ulema da sarayda toplanıyor ve kendilerinden de yardım isteniyor. Ancak bu din
adamları adına sözcü olarak Rumeli Kadıaskeri Hamid Efendi menfi bir cevap
veriyor. Cevabı şöyle:
“Biz bir alay fıkarayız. Arpalık olarak verdikleri kaza ölmeyecek kadar
ihtiyacımıza yetişmez, nerden bulup verelim.”
Bu sözler kimi neye ne kadar inandırır bilinmez ama belki bu şahsın Rodos’a
sürüldükten sonra ölümünde evinden üç yüz seksen kese kuruş çıktığını
belirtmenin bir faydası olabilir.
Değerli Kardeşlerim,
Bugün bile aynı şeyler olmuyor mu? Televizyonlarda, İslâmcıların kanallarına bir
göz gezdirin. Bir takım sözde yardım programları var ki bunlarda belli bir
yörede kendi cemaatlerine mensup tacir ve esnafların reklâmını yapmaktan başka
hiçbir işle meşgul olmuyorlar. İnsanlara yardım etmek gibi bir duyguyu bile
maddi çıkar kazanmak için araç haline getirebilen bir güruh ile karşı
karşıyayız. Rejim düşmanlığı bu kişiler için çok daha kolay olsa gerek.
Maneviyat sözcüğü bu kesimin ağzından düşmeyen bir nesnedir. Öyledir ya, bu
güruhun maneviyatı ile Türk milletinin maneviyatı ne kadar örtüşür
tartışmalıdır. Bu ülkede bilinen bir Çanakkale Zaferi vardır. Birinci Dünya
Savaşı’ndaki en büyük başarımız, dünyaya karşı haklı ve şerefli müdafaamız,
millî gururumuzu şahlandırışımız, İstiklâl Harbi için gereken morali sağlayan
kaynağımız.. Çanakkale’miz. Bu büyük zafer hakkında ileri geri konuşmak,
milliyet, askerlik, savaş gibi konuları alaya alan komünistlerin bile harcı
olmamıştı. Ancak çok eski olmayan bir zamanda İslâmcı bir kişilik ortaya çıktı
ve o mâlum sözü sarfetti: “Benim için Necef Çanakkale’den bin kat fazla
faziletlidir.” Be adam, Necef’teki Araplar mı bu ülkenin Mehmetlerinden daha
Müslüman yoksa Amerikalılar mı İngilizlerden daha kâfirdir? Biz Çanakkale’ye
dini değil, milli bir pencereden bakarak değer veriyoruz. Fakat aksi söz konusu
olsa bile Necef’in Çanakkale’den faziletli olabilmesinin ne gibi bir mantığa
dayandığını anlamamız mümkün değildir. Hem o Çanakkale değil miydi ki orada Türk
askerleri ve komutanları değil, gökten inen yeşil sarıklılar zafer
kazanmışlardı. Bu durumda Necef’te direnenler kimlerdir, düşünmek bile
istemiyorum.
Burada İslâmcıların Arap hayran hayranlığı açıkça ortaya çıkmaktadır. Hatta
ümmetçi olarak milliyetçiliğe karşı olsalar da gerçekleştirdikleri olgular çoğu
zaman Arap milliyetçiliğinden başka bir şey olmamaktadır. İslâmî duyguların Arap
milliyetçiliği uğrunda kullanılmasında ise elbette peygamberin Arap olması etki
etmektedir. Vaktiyle bir yazı yazmıştık. Bu yazıda Irak’ta Ebu Musab El-Zarkavi’nin
adamlarınca Murat Yüce adlı bir Türk’ün öldürülmesine tepki vermiş ve Arapların
hainliklerinden bahsetmiştik. Gelin görün ki bu yazı bir gazete köşesinde
peygambere küfrettiğimiz gerekçesi ile eleştirildi. Eleştiriye alışkınız da
peygamberin şahsında bütün Arapların savunuculuğunu üstlenenlerin Türk milleti
ile bağları nedir, bunu merak etmekteyiz.
Saygıdeğer Türkçüler,
Teşhis tedavinin ön koşuludur. Kanaatimizce teşhis bütün bu verilere bakılarak
konulmalıdır ki ortaya çıkacak sonuç siyasal İslâmcılığın Türk milleti için
tehlikeli ve salgın bir hastalık olduğudur. Ve sıra tedavidedir. Milletimizi bu
çıkmazdan nasıl kurtaracağız? Soru belli, yanıt nedir?
Öncelikle bu sorunun çözümünün iki aşamalı olduğunu belirtmek gerekir. Siyasal
İslâmcılığın saldırılarından korunmak, devletin laik yapısının zedelenmesini
engellemek, rejimi müdafaa etmek bu aşamaların ilkidir. Burada görev elbette ki
devletin bizatihi kendisine düşmektedir. Rejim karşıtlarının yükselmeleri
engellenmelidir. Bunu demokrasiye ve özgürlüğe aykırı bulanlar çıkabilir.
Kendilerine şahsım adına yanıt vermektense Ulu Gazi’nin bir sözünü aktarmayı
tercih ederim:
"Biz, büyük bir inkılâp yaptık. Memleketi bir çağdan alıp yeni bir çağa
götürdük. Bir çok eski müesseseleri yıktık. Bunların binlerce taraftarı vardır.
Fırsat beklediklerini unutmamak lâzım. En ileri demokrasilerde bile rejimi
korumak için, sert tedbirlere müracaat edilmiştir. Bize gelince, inkılâbı
koruyacak tedbirlere daha çok muhtacız."
Mustafa Kemal Atatürk, bu sözleri ile mücadelenin ne denli azimle ve sertlikle
yürütülmesi gerektiğini belirtmiştir.
İlk aşama sürekli olarak gündemde tutulmalı ve devamlılık arz etmelidir. İkinci
aşama ise daha uzun bir süreç içinde gerçekleşecektir. Yüzyıllarca ümmet olarak,
kul olarak nitelendirilen Türk evlâtlarının, birey olması… Kendisini tanımlarken
her şeyden önce “Ben Bir Türk’üm” demesi. İşte asıl ve gerçek çözüm budur. Ancak
tabiîdir ki kafaları değiştirmek kolay uğraş değildir. Bunun için çok çalışmalı
ve elimizden geleni yapmalıyız. İnsanlarımızın bilinçlendirilmesi her birimizin
birey olarak yapacağı fedakarlıklarla ve yine hepimizin kişisel olarak gelişmeye
vereceği önemle doğru orantılı olarak gelişecektir.
Amaç; Kubilay’ı şehit eden, İmparatorluğun çöküşüne ortam hazırlayan, ülke
içinde sürekli gerginlik yaratan, bazen doğrudan, bazen dolaylı olarak Türk
milletinin büyük önderi Mustafa Kemal Paşa’nın aziz hatırasına saldıran, ilkel
ve vahşi bir akımın yer ile yeksân edilmesidir. Silâh, her şeyden önce
damarlarımızda taşıdığımız asil kan ile atalar mirası kadim kültürümüzdür ve
elbette müspet ilimdir, bilgidir. Bu mücadele hakkında hatrımızda tutmamız
gereken uran ise Ulu Gazi’nin şu sözlerinden başkası değildir:
"Baylar ve ey millet, iyi biliniz ki Türkiye Cumhuriyeti şeyhler, dervişler,
müritler, meczuplar memleketi olamaz! En doğru ve en hakîkî tarikat medeniyet
tarikatıdır."
Ey medeniyet tarikatının müritleri! Ey damarında Türk kanı taşıyan asil Türk
evlâtları! Ey Mustafa Kemâl Paşa’nın bozkurtları! Kür Şad’ların,
Alparslan’ların, Temür Bek’lerin, Moyunçur’ların torunları! Ey kafasında tuttuğu
meşale müspet ilim olanlar! Ey bu vatanın öz sahipleri! Ey Türkler!
Bizim dergahımız gereksiz ümitler dergahı da değildir. İslâm Birliği’nin çıkmaz
bir yol olduğunu anlamak ve anlatmak zorundayız. Ümmetçiliğin bu milletin öz
kültürü olamayacağını, bir posta razı olmak felsefesinin bu milletin hayata
bakışı olamayacağını anlamak ve anlatmak zorundayız. Atalarımızın Tanrıdağı’nda
yakamıza yapışıp hesap sormasını istemiyorsak, haysiyet ve şerefin varlığına
inanıyorsak buna mecburuz!
Bu savaş, kutlu bir savaştır! Yolumuz açık olsun.
Tanrı Türk’ü Korusun!
25 Şubat 2006