|
TOPLUMCULUK |
İnsanlar, tarihin bilinen ilk çağlarından bu yana toplumlar hâlinde
yaşamışlardır. Bundan sonra da öyle olacağı kesindir. Bilinen bu ilk çağlardan
beri toplumlar, kendi aralarında belirli yasaları, düzenleri ve yaşam
şekilleri olan insanlardan oluşur. Beynelmilelci hümanistler “toplum”
kavramıyla “topluluk” kavramını birbirine karıştırmak için olağan üstü bir çaba
sarf etse de aslında bu iki kavram asla birbiriyle karıştırılmamalıdır.
Topluluk, hiçbir ortaklığı bulunmayan, bireyleri birbirine bağlayan hiçbir
duygunun var olmadığı insan yığınından ibaretken; toplum, aynı milletin
bireyleri tarafından meydana getirilen, tarihi, soyu, dili ve kültürü bir olan
insanlardan mürekkeptir.
Bugün idam cezası kalkınca onun yerine gelen ceza “ağırlaştırılmış müebbet
hapis” oldu. Bu cezayı alan kişi, ömrü boyunca küçük bir kodeste tek başına
yaşamaya terk ediliyor. Yani bir insanı tek başına bırakmak, öldürmekle eşdeğer
bir ceza olarak hukuk sistemine girebiliyor. Bunun sebebi, elbette insanların
yaratılış itibarıyla toplumsal birer varlık olmalarıdır.
Her soylu fert, bir topluma mensuptur. Toplumların kaderleri de bir olduğuna
göre toplum içindeki bireylerin bencillik yapmaları, gemideki yolculardan
birinin elindeki matkapla geminin tabanını delmeye çalışmasından farksızdır.
Nasıl ki bir gemi battığı zaman haklı veya haksız, suçlu veya suçsuz diye
ayrılmaksızın o gemide bulunan bütün insanlar ölecekse, toplumun başına gelen
bir felakette de o toplumda bulunan herkes zarar görecektir. İşte bunun için
en iyi fert, her şeyden önce yaşadığı topluma fayda sağlayabilen ferttir.
Türkçülüğün (ve Ulu Önder Atatürk’ün) ilkelerinden olan toplumculuk nedir?
Toplumculuk, toplumdan bencilliğin silinmesi demektir. Toplumda yaşayan her
ferdin, kendisi için istediği her bir şeyi, o toplumda yaşayan herkes için ayrı
ayrı istemesi demektir. Çünkü toplumcu kimse bilir ki; toplumda bir kişi
gelişip güçlendikten sonra, bunun kendisi olup olmamasının bir önemi yoktur.
Yeter ki güç, o toplumun içinde olsun. Uçak havalandıktan sonra pilot da yolcu
da aynı yüksekliğe çıkar. İşte toplumculuk demek, bu uçağı kaldırmak, toplumu
topyekûn yüceltmek demektir.
Bugün dünyada çok toplum var. Bunun yanı sıra hiçbir topluma mensup olamamış
etnik döküntüler olsa da bu toplumların varlığını ve birliğini engelleyemiyor.
Tek bir yürek, tek bir yumruk olarak hareket etmeyi öğrenmek her bir toplum
için hayatidir. Şahsi menfaatlerini toplumun menfaatinden üstün gören
bireyler, şüphesiz içerisinde bulunduğu toplumları da yıkarlar. İşte bu yüzden
toplum, içinde bulunan bencillere ve topluma zararı dokunan her bir ferde karşı
acımasız olmalıdır. Aksi takdirde ne toplum, ne ortak soy, ne ortak dil, ne de
ortak kültür bağı ortadan kalkar.
Konu buraya gelmişken, günümüz Türkiye’sinden örnek vermeden geçmek
olmayacaktır. Türkiye’de yaşayan insanlar olarak biz “Türk Toplumu”yuz.
Ortak bir soyumuz, tarihimiz, kimliğimiz ve dilimiz vardır. Fakat bizim içimize
zorla sızmaya çalışıp kendilerini bizden gibi göstermeye uğraşanlar vardır. İşte
bu gruplar, Türk toplumuna zararı olan ve derhal etkisiz hâle getirilmesi
gereken kimselerdir. Türk olmadığı hâlde Türk toplumuna mensup olmak için en
kolay yol olan kendini acındırma yoluna giden, haksızlığa uğramış, mağdur duruma
düşmüş rolleri oynayan etnik gruplar, başında kürtler olmak üzere vardır ve öyle
sanıyorum ki sürekli var olacaklardır. Nasıl ki keneler bol kanı olan damara
yapıştı mı bir daha bırakmıyorsa, kenelerden farkı olmayan asalak etnik gruplar
da güçlü milletlerin arasına karışarak zenginliklerden ve imkânlardan
faydalanmakta bir sakınca görmezler. Bunların, onur, gurur ve şeref gibi
duygulardan haberleri olmadığı ve en önemlisi millet ve toplum olamadıklarından
kendi aralarında da bir birliktelikleri bulunmadığından bağımsızlık kazanmak
gibi bir dertleri de yoktur.
İşte toplumlar, kendilerini içten kurutmayı ve çökertmeyi planlayan bu kan emici
asalaklara karşı çok uyanık olmalı, toplumun bireyi olmayan hiç kimsenin
toplumun içine karışmasına müsaade edilmemelidir. Bir toplum için en can
alıcı iş, kendisinden olmayanları arasına kabul etmektir. En güçlü olan,
yıkılmaz gözüyle bakılan toplumlar hep bu şekilde yıkılmıştır.
Her toplumun kendine has bir yaşam modeli vardır. İki toplum karışırsa, bu iki
toplumun karışımından ortaya sadece bozuk bir plağın yarattığı cızırtılı ses
çıkacaktır. Çünkü çay ve kola ayrı ayrı iken ne kadar güzelse, karıştığı
zaman o denli iğrenç ve tatsız olacaktır. Toplumlarda da durum böyledir.
Bütün insanların kardeşliği adına birbiriyle karıştırılmaya çalışılan
toplumların alaşımından sadece melezleşme çıkar. Saf ve üstün olanın bozulması
çabuk olacağından, olan üstün niteliklere sahip olan topluma olacaktır.
Bu konuya da Arap ve Türk toplumlarının karışımını gösterebiliriz. Araplar,
dirlikleri boyunca hiç zafer kazanamamış, ilerleyememiş ve gelişememiş bir
toplumken, Türkler zaferden zafere koşmuş, atının gittiği yere sancağını dikmiş
ve dünyaya baş eğdirmiş bir toplumdur, millettir. Bu iki milletin karışıp iç içe
geçmesi Arapların lehine, Türklerin ile aleyhine olmuştur. Araplar, haçlılarla
yapılanlar başta olmak üzere pek çok sert savaşlardan Türkler sayesinde
kurtulmuşlar, fakat Türkler Araplardan geçen ümmetçilik zehriyle Osmanlı çağında
milli kimliklerini unutma noktasına getirilmiştir. Neyse ki Ulu Önder Mustafa
Kemal ortaya çıkıp, Türk’e özünü göstermiştir.
Adalet, toplumun çatısını oluşturan bir başka faktördür. Arasında yabancı
fert bulundurmayan toplumların, fertler arasındaki adalete de dikkat etmesi
gerekmektedir. Haksızlığın olduğu yerde istikrarın olması mümkün değildir.
Haksızlık, yani adaletin yok sayılması, toplumdaki bencil bireylerin toplumun
yönetimini ele geçirmesiyle olur. Eğer bu gerçekleşir de bencil kimseler
toplumu idare etmeye başlarsa, büyük felaketlerin geldiği anlaşılmalıdır.
Sürü bir anda yüz geri edip tersine dönerse, en zayıf, en çürük ve hastalıklı
koyunlar birden en ön saflara yerleşiverirler.
Toplumda yaşamak ve toplumda yaşamanın kurallarını bilmek insan denen canlıya
has bir özelliktir. İnsanların hepsi de tek düzen olmadığına göre, yaşam
standardı yüksek olanlar elbette toplumsal yaşantıyı tam anlamıyla idrak
edebilen, çağdaş, medeni ve uygar kimselerdir. Bencilliğin ve adam
sendeciliğin kaynağının cahillik ve yobazlık olduğu su götürmez bir gerçektir.
Hümanizmin, yani milletleri ve toplumları (bu ikisi zaten aynı anlamdadır) yok
sayıp bütün insanları aynı sınıfa koyan düşüncenin iddia ettiğinin aksine
toplumlar kendi kaderlerini belirlerler. Rehavete düşmüş, kendine güvenmeyen
ve yenilgiyi kabullenmiş toplumların ayakta durması, zaferler kazanması ve
gelişme kaydetmesi mümkün değildir. Böyle toplumlar, kuşkusuz daha güçlü
toplumların yemi olacaktır. Kuyruğu kesik tilkinin, diğer tilkilerin de
kuyruğunu kopartabilmek için bin bir bahane araması gibi soysuz kişiler de
toplumlardaki milli bağı kopartmak için olmadık teraneler uydururlar.
Bunların başında gelen, artık dillerde tekerleme olan ve hâlen bazı dinazorlar
tarafından savunulan “bütün insanların kardeşliği”dir. İşte toplumcu düşünce,
her şeyden önce bu hümanizm saçmalığına karşı bir milli duruştur.
İlk çağlardaki insanlardan bu zamana geldikçe, yani insanlar medenileştikçe
toplumculuk da gelişmiştir. Çünkü insanlar ilerledikçe toplumsal hayata geçmiş,
toplumsal hayata geçtikçe de toplumda yaşamanın kurallarını öğrenmişlerdir.
İlkellikten kurtulamayan ve bugün hâlâ yamyam sayılabilecek insanlarda
toplumculuk ruhu olmadığından gelişemiyorlar. Gelişen, güçlenen ve büyüyen
toplumlar, bireylerinin toplumcu düşünceyi tam mânâsıyla kavramış olduğu
toplumlardır.
Özetle; Türk toplumu olarak gelişmek ve ilerlemek istiyorsak, büyük düşünmeli
ve büyük yaşamalıyız. Küçük hesaplar peşinde koşarak milli gücümüzü ve
ulusal birliğimizi boşuna yorup heba etmemeliyiz. Gelişmek ve güçlenmek için
kural yoktur. Zeki olan, akıllı olan ve toplumculuk bilinciyle tek yumruk
olabilen milletler, geleceğin sahipleridir.
O hâlde yerimizden kalkıp en öne geçmeye çabalamanın çağıdır.
Buğra Şad
4 Kasım 2007