|
TÜRK TARİHİNİN MESELELERİ |
Bütün medeni milletler kendi tarihleri hakkında son ve kesin kararı
vermişlerdir. Yani, tarihlerinin nereden başladığını, hangi çağlara bölündüğünü,
kimlerin kendi tarihlerine mal edilmiş olduğunu bilirler ve tarihlerini dolduran
insanların adlarının hangi imlâ ile yazılacağı hususunda değişmez kanatlara
maliktirler. Bize gelince, her hususta olduğu gibi, tarihimizi anlayış konusunda
da acıklı bir kargaşalık içinde bulunuyoruz. Tarihimizin nereden başladığı
hakkında ortak bir fikrimiz yoktur. Tarihimizin bölündüğü devirler, herkesin
keyfine göre değişmektedir. Bazılarının milli kahraman saydığı şahsiyetler,
diğerleri tarafından millî düşman sayılıyor: Çengiz Han gibi… Tarihe mal olmuş
kahramanların ve şahsiyetlerin adlarını yazmak hususunda da aramızda birlik
bulunmuyor. Meşrutiyetten sonra karışmaya başlayan tarih sistemi, cumhuriyetten
sonra tamamen bozuldu ve Tarih Kurumu’nun ilk çalışmaları ile de bugünkü acıklı
halini aldı.
Halbuki, eskiden tarih anlayışımız oldukça düzgün ve istikrarlı idi: Eski
tarihimiz, efsanevi Oğuz Han ile başlatılır, Selçuklular ve Çengiz ile
bitirilirdi. Çengiz, Müslüman olmadığı için bazen lânetlense bile çok defa
kendisinden ve hele çocuklarından saygı ile bahsolunurdu.
Türkiye tarihi ise Anadolu Selçukluları hakkında kısa bir başlangıçtan sonra
hemen Osmanlılara geçmekle devam ettirilir, Anadolu’nun öteki beğliklerinden ve
özellikle büyük olanlarından Türkiye’nin bir bölümünün meşru hükümetleri olarak
bahsedilir, beğleri saygı ile anılırdı. Anadolu beğliklerinin gayrımeşru
sayılması hakkındaki telâkki Fatih’ten sonra başlamıştır.
Hiç şüphesiz, bu tarih telâkkisi ilmî değildi. Fakat umum tarafından kabul
olunmuştu. Yani tarihi anlayışımızda bir kanun vardı. Kanun ne de olsa,
kanunsuzluktan iyi olduğu için, o zamanki kıt bilgilerle kabul edilen tarih
sistemi, bugünkü gelişmiş bilgilerimiz arasındaki şuursuz kargaşalıktan daha
doğru idi.
Türk tarihinin, bugünkü, halli hemen gerekli ve pek de güç olmayan
meselelerinden bir kısmı şunlardır:
a) Türk Tarihinin Başlangıcı Meselesi:
Bugünkü tarih kitaplarında Türk tarihi umumiyetle Hunlardan, yani Orta Asya
Hunlarından başlatılmaktadır. Fakat başlangıcı tanımayan tarihçilerde vardır.
Bazıları, Türk tarişhinin VI. Yüzyılda Gök Türklerden başlaması gerektiğini
söyledikleri gibi, diğer bazıları da Hunlardan daha önceki zamanlarda Sakalar
çağında başlaması fikrini gütmektedir. Hattâ son zamanlarda değerli tarih
bilgini Prof. Zeki Velidi Togan, Türkistan’da Sakalardan önce yaşayan ve
Milâttan önce 1200-800 aralarındaki varlıkları tesbit olunan Şu ve Çu adındaki
kavmin ilk Türkler olduğunu iddia etmektedir. Şu veya Çu’lardan daha önceki
Sümer’lerin de Türk olduğu veya aralarında Türkler bulunduğu hakkında bazı ciddî
ilim adamlarının fikir, nazariye ve iddiaları vardır. Bütün bu karşı fikirlerin
bir sonuca bağlanması, ancak ilmî bir tarih kurultayının ciddî ve uzun
tartışmalar sonundaki kararı ile mümkün olabilir. Belki bazı meselelerin
çözülmesi için, bugünkü tarih bilgisi yetmez. Fakat ne de olsa işler bir
prensibe bağlanır ve önüne gelenin Türk tarihine ayrı bir başlangıç çizmesi gibi
korkun. Bir olayın önüne geçilir. Bu yapılmazsa, Türk dünyasında birbirine
aykırı nazariyeler ve fikirler doğacak ve aralarında gittikçe büyüyen ve
soysuzlaşan tartışmalarla bekli de milletin aydınları birbirine düşman iki veya
üç takıma bölünecektir. Millet, bir çok unsurlarla birlikte, ortak tarihin de
mahsulü ve sonucu olduğuna göre, ortak tarih telâkkisi olmayan insanların bir
millet halinde toplu yaşamaları mânevi bir rahatsızlık doğuracak ve uzak gelecek
için fesat tohumları atılmış olacaktır.
b) Türk Tarihinin Kadrosu Meselesi:
Türk tarihinin başlangıcındaki anlaşmazlık, Türk tarihinin kadrosu hakkında da
anlaşmazlık demek olmakla beraber, daha sonraki çağlarda kimlerin Türk tarihine
sokulacağı meselesi bütün çapraşıklığı ile karşımızda durmaktadır. Meselâ,
Karahıtaylar’ın Türkistan’da hakimiyeti zamanını Türk tarihinin bir devri gibi
kabul etmek doğru mudur? Yoksa Karahıtaylar Moğol oldukları için bu devir bir
yabancı hâkimiyeti devri midir? Yahut Gazneliler Devleti Türk tarihi kadrosuna
girer mi, yoksa yabancı halkın oturduğu yerlerde hâkim oldukları için bunların
millî kadrodan çıkarılması mı gerekir? Hangilerininki sömürge veya sadece
hanedan tarihi olarak göz önüne alınmalıdır? Bunlar Türk tarihinin ciddî
meseleleridir ve henüz hallolunup kesin bir sonuca varılmış değildir.
Türk tarihinin kadrosu konuşulurken akla gelecek en mühim meselelerden biri
Çengiz ve Temir’in millî tarihin kahramanları mı, yoksa ırkımızın düşmanları mı
olduğunun tesbitidir. Çünkü bu iki mühim şahsiyet hakkında bizim tarihçilerimiz
ortak kanaat sahibi değildir. Bir kısım tarihçiler bu iki şahsı Türk sayıyorlar
ve onların yarattığı vakalar ve kurdukları devletleri Türk tarihi kadrosuna
sokuyorlar. Bazı tarihçiler ise tamamiyle aksini savunuyorlar. Onlara göre
Çengiz ve Temur Türk değildir; Moğol veya Tatardır. İkisi de ırkî
düşmanlarımızdır. Tarihçilerimizden birisi ise Çengiz’i yabancı, Temir’i Türk
sayıyor. Aynı milletin tarihçileri arasındaki bu büyük fikir ayrılığı ve görüş
farkı, hiçbir millette eşi gösterilemeyecek bir millî anarşidir. Çünkü mesele
belirli şahısların iyi mi, kötü mü; büyük mü,küçük mü olduğu meselesi değil,
doğrudan doğruya millî tarihe mal edilip edilemeyeceği meselesidir. Bu
anlaşmazlıklar Türk tarihinin başlangıcına, mitoloji ile karışık çağlarına ait
olsaydı, bir dereceye kadar hoş karşılanabilirdi. Fakat XII. ve XIV. yüzyıllarda
yaşamış olan şahıslar üzerindeki bu fikir kargaşalığı, millî şuurun henüz
gereğince uyanmamış olduğunu gösterir. Bu zıt kanatlardan, hiç şüphesiz, bir
tanesi doğru diğerleri yanlıştır. Yakın geçmişteki en büyük ana meseleler
üzerinde doğruyu bulup çıkaramamak ise tarih belgelerinin eksikliğini değil,
tarihî ve ilmî şuurun azlığını veya yokluğunu gösterir.
c) Türk Tarihinin Çağları Meselesi:
Tarihin ilkçağ, ortaçağ gibi devirlere ayrılmasının pek indî olduğu artık
anlaşılmıştır. Çünkü bu ayrılışlar bütün insanlığa göre değil, bir kıta veya bir
kısım milletlere göre yapılmıştır. Taş devri, maden devri nasıl bütün kavimlerde
aynı zamanlarda başlamıyorsa; ortaçağ, yeniçağ gibi zamanlar da ( eğer fikir
hayatındaki tekâmül merhalelerini göstermek için kullanılıyorsa ) bütün
milletlerde aynı devri gösteremez. Eski Türk tarihini, ilkçağda Türk tarihi,
ortaçağda Türk tarihi diye bölümlere ayırmak ilmî değildir. Batı Avrupa’nın
kendisine göre yaptığı bir sınıflandırmaya körükörüne uymak elbette doğru olmaz.
Tarihimizi millî görüşe göre sınıflandırma teşebbüsü şimdiye kadar yalnız Dr.
Rıza Nur ile Prof. Zeki Velidi Togan tarafından yapılmıştır. Rıza Nur, Türk
tarihini “Eski Türk Tarihi” ( = Türe ve Yasa Devri = Millî Devir ), “Yeni Türk
Tarihi” ( = Müslümanlık Devri = Dinî Devir ) ve “Taze Türk Tarihi” ( = Yeniden
Doğuş ve Uyanma = İkinci Millî Devir ) olarak başlıca üç çağa ayırdığı gibi Zeki
Velidi Togan da XVI. Yüzyıl ortasına kadar ilerleme ve yükselme çağı, Birinci
Cihan Savaşı sonuna kadar gerileme ve çökme çağı ve Birinci Cihan Savaşından
sonra da üçüncü bir çağ olmak üzere üç ana çağa bölmektedir. Fakat bu iki
sınıflandırma kimde tarafından dikkate alınmamıştır.
ç) Adların İmlâsı Meselesi: TÜRK TARİHİNİN MESELELERİ
Türk tarihindeki birtakım özel adların belli bir imlâya malik olmayışı da millî
ayıplarımızdan biridir. XII. Yüzyıl kahramanının Çengiz mi, Çingiz mi, Cengiz
mi, sonra Temir mi, Temür mü, Timur mu? Tıpkı bunlar gibi prens ünvanı olan
kelime “tigin” mi “tegin” mi? Karahanlı kahramanın adı Buğra mı, Boğra mı
yazılmak gerek? Bu fikri karasızlıklar birçok yanlışlara yol açıyor. Bir
yanlışın nasıl kökleştiğine en güzel örnek, Gök Türklerin ilk kağanı Bumun veya
Bumın’ın adında görülmektedir. Eski harflerle yazıldığı zaman “ı” ve “i” farkı
belli olmadığı için yeni harflerden sonra bu kağanın adı Bumin şeklinde yazılmış
ve tarih kitaplarına, piyeslere, soyadlarına kadar bu yanlış şekliyle girip
yerleşmiştir.
Görülüyor ki, tarihimizi anlayış ve ele alış tarzımız karışıklık içindedir. Bu
karışıklığın içinden ne şahıslar, ne de özel teşekküller çıkamaz. Bu karışıklığı
önlemek için resmi bir teşekkül lâzımdır. Böyle resmî bir teşekkül, Türk
tarihinin meselelerini karara bağlamak için bir kurultay toplamalı ve kurultayda
meseleler ilmî açıdan ele alınarak değerlendirilmeli ve tartışılmalı, karşılıklı
iddialar basılarak umumî efkâra sunulmalıdır. Ancak, millî ve ilmî fikrin hâkim
olacağı böyle bir kurultaydır ki, Türk tarihinin meselelerine bir çözüm yolu
bulabilir.
Yeni Sabah, 29 Kasım 1948