|
TÜRK'E KEFEN BİÇİLİYOR |
Son günlerde öyle gelişmeler oluyor ki,
sağlıklı bir Türk'ün bu gelişmeler karşısında sağlığının bozulmaması mümkün
değil..
AB hayali uğruna büyük ölçüde bu son hükümetçe çıkarılan yasalarla ihanete
kol-kanat gerildi. Oluşan bu ortamda Türk'le, Atatürk'le, Türkiye Cumhuriyeti
ile sorunu olanlar, bu yasaların gölgesinde serbestçe ihanet nutukları atmakta,
Türk milletine, Türk devletine, Türk ordusuna meydan okumaktadırlar. Artık
görülmüştür ki, çıkarılan bu yasalar, Türk'ün birliğini, dirliğini, geleceğini
tehdit etmektedir. İhanete yataklık eden bu yasalar bu sebeple derhal iptal
edilmelidir. Türkçüler olarak, bu yasaların kesinlikle iptal edilmesini, Türk'ü
ikinci plana itmeye, Türk'ün haklarını gasp etmeye yönelik çalışmalara son
verilmesini istiyoruz.
Bir kaç gün önce, Başbakanlık İnsan Hakları Danışma Üst Kurulu'na ait 'Azınlık
Raporu' adı verilen bir rapor yayınlandı. Başbakanlık çıkışlı bu rapor, Türk
milletinin nasıl bir tehlike ile karşı karşıya kaldığını gösteren bir rapor..
Raporda Türkiye Cumhuriyeti'nin sahip olduğu değerler sorgulanırken,
Atatürkçülük de ciddi bir şekilde eleştiriliyor. Anayasamızın değiştirilemez,
değiştirilmesi teklif dahi edilemez maddelerinden biri olan 3. madde (Türkiye devleti,
ülkesi ve milletiyle bölünmez bir bütündür. Dili Türkçedir) tartışmaya açılıyor,
değiştirilmesi teklif ediliyor.
Raporda yer alan ifadeler özetle şunlar;
- Türkiye, Lozan Antlaşması'nı gerektiği gibi uygulamıyor. Anlaşmanın 39.
maddesi bütün yurttaşlara dilediği dili ticarette, açık ve kapalı toplantılarda,
her türlü basın ve yayın araçlarında kullanma hakkı getirmiştir. Bu uygulansa,
örneğin kürtçe yayın konusunun getirdiği sıkıntılı tartışmalar sona erecektir.
Bir gün kaçınılmaz olarak herkes her dilde yayın yapacaktır.
Türkiye’de azınlıkları ve dolayısıyla kültürel hakları ilgilendiren mevzuat,
ülkedeki azınlık kavramı ve haklarından daha kısıtlayıcı durumdadır. Bunun temel
kaynağı Anayasanın 3. maddesidir: ‘Türkiye devleti, ülkesi ve milletiyle
bölünmez bir bütündür. Dili Türkçe'dir.’ Devletin bölünmez bütünlüğü tüm dünyada
tartışılmazdır. Fakat ‘milletin bölünmez bütünlüğü’ kavramı bizlere doğal
gelivermekle birlikte, bir Batılıya son derece terstir. Çünkü bu terimi
kullanmak milletin tek parça olduğunu söylemektir ki, milleti oluşturan çeşitli
alt kimliklerin inkárı anlamına gelir.
Diğer yandan ‘devletin dili Türkçe'dir’ ibaresini anlamak hepten imkansızdır.
Çünkü devletin dili olmaz.
- Bir millet olarak, ‘Türkler'den’ söz ederken, ‘Türk’ teriminin aynı zamanda
bir etnik grup anlamına geldiği görülmemektedir. Osmanlı İmparatorluğu'nda üst
kimlik ‘Osmanlılık’ iken, Türkiye Cumhuriyeti'nde ‘Türklük’ olarak ortaya
çıkmıştır. Bu durumda alt kimliklerden bir tanesi (yani Türklük) aynı zamanda
üst kimlik olarak belirlenmiştir ki, bu durum diğer alt kimlikleri
yabancılaştırıcı niteliktedir. Eğer bu üst kimlik ‘Türkiyelilik’ olsaydı, bu
durum ortaya çıkmazdı...
- Sonuçta tek kültürlü ulus-devlet modelinin yerine ‘Türkiyelilik’ üst kimliği
altında çok kültürlü yeni bir toplum modeli benimsenecektir.
(Rapora yapılan yoğun eleştirilerden dolayı raporda yer alan 'Türkiyelilik'
kavramı rapordan çıkarıldı. Öz'de ise değişiklik yok.)
- Türkiye’nin parçalanma tehlikesiyle karşı karşıya olduğu hususunda bir ‘Sevr
sendromunun’ yaşandığı bilinmektedir. Böyle bir havanın bugün de ileri sürülmesi
ve bir ‘paranoya’ haline gelmiş olması rahatsız edicidir. Ayrıca Türkiye’nin
AB’ye girebilmek için rıza gösterdiği demokrasiye aykırıdır. Böyle bir paranoya
ile demokrasiyi geciktirmek Türkiye’ye hizmet değildir.
Özellikle kürtçe konusunda getirilmek istenen reformlar söz konusu olduğunda,
hemen Türkiye’nin parçalanacağından söz edilmekte, bunun terörü canlandıracağı
söylenmekte, her türlü reform böyle bir paranoya havasında engellenmek
istenmektedir.
Bu ‘Sevr paranoyasının’ beslediği zihniyet, reformlara şiddetle direnmektedir.
Anayasa ve ilgili yasalar, özgürlükçü, çoğulcu ve demokratik bir içerikte yeni
baştan yazılmalıdır.
- Kemalist devrimin yapıldığı 1920 ve 30'larda doğal olan tutumlar, bizzat
Atatürk'ün "Muassır Medeniyet" tezi icabı artık geride kalmıştır. Bugün muassır
medeniyet 1920 ve 30'ların Avrupası değil, 2000'lerin Avrupası'dır.
Bu raporun AB'nin Türkiye raporu ile aynı görüş ve eğilimde olması, yine bu
raporun AB'nin raporundan sonra apar topar yayınlanması bir rastlantı mıdır? Hiç
sanmıyoruz. Özellikle bu paralellik ve yayınlanma zamanı üzerinde durulmalıdır.
Rapor, basında yer aldıktan sonra oluşan tepkiler neticesinde Başbakanlık ve
hükümet yetkilileri raporla bir ilgilerinin olmadığını açıkladılar. İşte buna
inanmak mümkün değil.. Çünkü; raporu hazırlayanlardan öğrendiğimize göre,
raporun bir buçuk yıllık gibi bir hazırlık aşaması olmuş. Başbakanlığa bağlı
İnsan Hakları Danışma Üst Kurulu bir rapor hazırlıyor ve bu geçen sürede
başbakanlığın, hükümetin haberi olmuyor. Hükümetin bu gelişen olayda
yönlendirici olduğunu düşünmemek mümkün mü? Bizce başbakanlık ve ona bağlı İnsan
Hakları Danışma Üst Kurulu üyeleri bu raporu yayınlayarak suç işlemişlerdir. Bu
rezaletin sorumluları yargılanmalıdır.
Hiçbir devlet, hiçbir millet kendi sonunu hazırlayacak bir tartışmanın
açılmasına, bu yönde çalışmaların yapılmasına müsaade etmez. Başbuğ ATATÜRK'ün
emanetinin bekçisi Türk gençleri olarak, Türk milletinin, Türk devletinin
sonsuza kadar yaşaması için her türlü mücadeleye hazırız. Kimse Türk'e kefen
biçmeye kalkmasın.. Sonu malum!..
Salur Beğ
22 Ekim Cuma