|
VATANSIZLAR DERGÂHI |
Yeşil çiniden vazoların süslediği koridorun sonundaki kapıdan içeri giren adam
önündeki perdeyi usulca kaldırıp altından geçti. Yerde bağdaş kurmuş hâlde
oturmakta olan altı erkeğe saygıyla baktı ve sesini olabildiğince alçak tutarak
seslendi: "Es'selâm-u aleyküm."
Ekseriyeti orta yaşlı olan grupta başlar perdenin önüne çevrildi. Her biri
usulca cevap verdiler: "Ve aleyküm selam." Sohbet hâlindeki adamlardan, diğer
beşinin karşısında bir minder üzerine oturmuş olan ve diğerlerinin saygıda kusur
etmediği, elli yaşlarındaki uzun sakallı adam kaşlarını mânâsız bir şekilde
yukarı kaldırarak "Hoşgeldin Süleyman, geç kaldın." dedi.
- "Geç kaldık" dedi Süleyman, "affedin."
- Allah affetsin.
- Amin.
Konya'nın köklü ailelerinden birinin mensûbu Süleyman. Babası -ki Ertuğrul Dayı
derdi herkes- çevresinde iyi bir esnaf olarak anılırdı ve Süleyman'ın doğumundan
sadece iki yıl sonra vefat etmişti. Süleyman, babasının yokluğunda kendisini
büyüten annesine büyük bir saygı beslerdi. Ona göre cahildi annesi, ama iyi ve
dindar bir insan idi. Yine de oğlunun yıllardır ardına takıldığı bu hareketi pek
tasvip etmez fakat ses de çıkaramazdı. Ne var ki bir hafta kadar önce otuz dört
yaşına basan Süleyman'ın kalbindeki en büyük yara, ne babasını hiç hatırlamayışı
ne de annesinin onu anlayamaması idi. Bir sene önce küçük kardeşinin şehit
olduğu haberini alması, o telefon ve ardından ziyaretler.. Bir cenaze töreni..
Anılar Süleyman için mutluluk yahut hüzün değil, tam mânâsı ile elem taşıyordu.
Biraz önce Süleyman'a geç kaldığını yapmacık bir nezaketle hatırlatan Mesut
Efendi, tekrar konuşmaya başladığında Süleyman'ın dalgınlığı sona erdi. Mesut
Efendi anlatıyor ve diğerleri dinliyordu:
- Bugün şahidi olduğumuz bütün bu sancılar, seksen küsür sene evvel hak yolunu
milletçe terk edişimizdendir. Hayır! Terk edişimizden değil, terk
ettirilişimizdendir! Bizi yozlaştırdılar, bizi uzaklaştırdılar... Allah'ın
yolundan saptırdılar bizi... Hâşâ ve sümme hâşâ, hilâfeti tarihe gömdüğünü
zannedenler, ahirette bu acıların hesabını veremeyecekler. Hayır, Sırat köprüsü
onlar için geçilmez olacaktır!
Bugün yaşanan acılar... Bilmez miydi Süleyman bunları? Nasıl bilmesin! Son
yıllarda yeniden toparlanan ve Abdullah Öcalan'ın ölümünden sonra yeni liderinin
yönetimi altında kanlı eylemlere tekrar girişen terör örgütü PKK, ülkeyi kan
gölüne çevirmekteydi. Örgütü yeniden ve bu kez kesin olarak yok etmeye çalışan
Türk Ordusu'nun verdiği kayıplardan biri de Asteğmen Murat idi.. Süleyman'ın
küçük kardeşi...
Mesut Efendi devam etti:
- Bugün bazı densizlerin düzeni kurtarmak adına âciz haykırışları, müslümanlara
en büyük zulümdür. Kendilerine Türk dediler, Kürtleri dışladılar. Laiklik
dediler, seksen seneden beri, İslâm'ı hor gördüler. İşte, ey mümin kardeşlerim,
inkârcıların sonu böyle olacaktır! Onlar yarattıkları deccal düzeninde
boğulurken ne acı ki din kardeşliğini unutan bazı askerler ile bazı militanlar
da ölmekte, öldürmektedir. Fakat bu vahim hâlin vebâlini yalnızca PKK'ya mâl
edenler yanılıyorlar. Kürtler ile Türkleri kanlı bıçaklı yapan bu düzendir. Bu
imansız düzendir. Bu şeytanî düzendir!
...
Nihayet sohbet sona ermiş, Süleyman da evine gitmek üzere sokağa çıkmıştı.
Süleyman, ağır hareketlerle başını çevirerek baktı çevresine.. Ülkenin
yorgunluğu dağından taşından okunur hâle gelmişti. Huzur geri gelmiyor, felaket
bulutları dağılmak bilmiyordu. Ülke, kâh gürültülü kâh sessiz, ama her daim
gergin bir vaziyette idi.
Düşünceler içerisinde oturduğu semte ulaştı Süleyman.. Merdivenlerden çıkıyordu
ki üst kattan gelen ses nedeni ile durakladı. Merdivenlerde bir kişi telefon
görüşmesi yapıyordu.. Fark edilmemek için bir taşın sessizliğine büründü.
Dinliyordu:
- Adamın yanında milliyetçilik yaparsan gider tabii. Babamın Diyarbakır'daki
görev zamanlarından beri arkadaşımdır Harun. Emekçinin hakkını sonuna kadar
savunurdu, birlikte az kavgaya girmedik, az eyleme gitmedik.. Babam şehit
olduktan sonra yanımda bir tek o vardı. Şimdi senin gibi burjuvazinin köpeği
olmuş adi bir adam yüzünden onu kaybedeceğimi mi zannediyorsun?
Derin bir soluk aldı genç adam ve telefondan gelen sesi dinledikten sonra
şiddetle hücum etti:
- Sizin yüzünüzden ulan, sizin yüzünüzden! Bütün bunlar sizin yüzünüzden...
Ve telefon kapandı. Süleyman merdivenlerden çıkmaya devam etti ve Emre ile
karşılaştılar. Göz göze geldiklerinde soğuk bir rüzgâr dolaştı apartmanın
içinde. Birbirine bakan bu gözler kin ve şiddet ile dolmuştu. Sırtlarını
döndüler ve Süleyman 8 numaralı, Emre 9 numaralı dairenin kapısını açtı.
Evlerindeydiler...
Emre sinirini yatıştırmak için dolabın kapısını açtığı gibi eline bir bira aldı
ve içmeye başladı. On beş dakika sonra sakinleşmişti. Koltuğuna kuruldu ve
televizyonu açtı.. Belki de hayatındaki en büyük pişmanlığı olacaktı televizyonu
açmak..
İzlediği haber bülteninde PKK'nın yeni liderinin ölüm haberi veriliyordu. Bordo
berelilerin sınırötesi bir operasyonu sırasında çatışma çıkmıştı ve baskın
yapılan evde bulunan PKK lideri, eline aldığı tabancanın tetiğini çekemeden
alnından vurulmuştu. Haber bülteni sunucusu diğer bir haberi anons etmekte idi:
"Değerli izleyiciler, şu anda İstanbul'da büyük bir eylemin haberini aldık.
Hemen olay yerinde bulunan muhabirimiz Ergün Kaynar'a bağlanıyoruz. Ergün, neler
oluyor İstanbul'da?"
"Şu anda büyük bir karmaşa hakim Taksim'e... Terör örgütü sempatizanları, bugün
yaşanan gelişmelerden sonra hızla toplandılar ve protesto eylemine giriştiler.
Önce sıradan bir eylem gibi algılandı bu olay fakat kısa sürede onlarca aracın
ve binanın talan edilmesi ile olaylar zinciri kontrolden çıktı. Burada adeta bir
isyan var. Aldığımız habere göre güvenlik güçlerinden büyük bir takviye birlik
buraya doğru yola çıkmış durumda. Heyecanla bekliyoruz. Şu
anda......................."
Emre muhabirin bundan sonraki cümlelerinin hiçbirini duymadı. Televizyon
ekranında gördüğü dehşet verici manzara karşısında irkildi.. Canından yakın
arkadaşı; yoldaş dediği, kardeş bellediği Harun, sol eli ile zafer işareti
yaparken diğer eli ile sakallı bir adamın tuttuğu Türk bayrağını yakmaya
çabalıyor ve sloganlar savuruyordu..
Aynı dakikada karşıdaki daireden "Allah!" diye bir ses geldi. Süleyman elindeki
su dolu bardağı yere düşürmüş, ve haykırmıştı: "Allah!" Daha bugün yaşanan
acılardan bahseden Mesut Efendi, şimdi eline bir Türk bayrağı almış, bir gencin
yakması için ona doğru tutmuştu. Bütün kalabalıkla beraber o da haykırıyordu:
"Katil devlet hesap verecek!"
...
Süleyman müthiş bir başağrısının etkisi altında, zorlukla ayağa kalkmayı başardı
ve kapıya yöneldi. Adımları ağırlaşıyor, şehit kardeşinin sesi bulanık bir
biçimde kulaklarında yankılanıyordu. Elini kapının koluna değdirdiğinde ürperdi
ve çekinerek kapıyı açtı. Dışarıya attığı ilk adımda gördüğü, Emre'nin de
evinden perişan bir hâlde çıkmakta olduğu idi. Bir süre Emre'nin buğulu
gözlerine baktı. Birbirlerine tek kelime etmeden yanyana geldiler merdivenin
basamaklarına sessizce oturdular. Süleyman "kardeşim" dedi, Emre "babam"...
Merdivenlerden gelen ayak sesleri çalındı kulaklarına.. Sesler yaklaştı,
yaklaştı ve iki gölge olarak önlerinde belirdi. İki çaresiz adam, yavaşça
kaldırdılar başlarını.. Karşılarında duran gölgeler oldukça tanıdık idi.. Emre
"babam" dedi, Süleyman tekrar "kardeşim" diye inledi. Birden bastıran keder ve
utanç artık gözlerini gölgelere çevirmelerine engel oluyordu.
Gölgeler birbirine döndü ve sarıldılar.. Birden, sert bir rüzgâr şiddetle
apartmana doldu. Rüzgârın uğultusu kulakları sağır edercesine mekâna, bedenlere
ve ruhlara işliyordu. Bir kasırganın gürültüsü içinde belirsiz noktalardan gelen
belirgin ışık demetleri gölgelerin bulunduğu noktada yoğunlaştı. Kıyamet var ise
bu olmalı, diye düşündü Süleyman. Korku, panik, heyecan, elem, merak ve acz, bu
muhteşem ânın yegâne şahitleri olan iki adamın bedenlerini ve zihinlerini esir
almıştı. Sara nöbetine tutulmuşçasına titrediler. Bu titreme bütün sesin aniden
kesilmesine kadar bir saniye, bir dakika yahut bir ömür kadar sürdü. Zaman
birden yavaşladı. Emre ve Süleyman çevreden gelen bütün seslerin ve bütün bu
karmaşanın sona erdiğini fark etti. Gölgeler kaybolmuştu; şimdi karşılarında
duran görüntü, ayağında mahmuzlu çizmeleri, başında ay-yıldızlı kalpağı,
sırtında uzun pelerini, elinde deri kamçısı, şimşek gibi çakan mavi gözleri ve
tüm heybeti ile Başkomutan Gazi Mustafa Kemâl'di.
Süleyman tarifi imkânsız bir duyguya kapıldığını hissetti. Şefkat, sevgi ve
pişmanlık dolu ruhu onu, kendisinden farklı bir ruh hâli içerisinde olmayan
Emre'ye sarılmaya zorladı. Kollarını kaldırmayı denedi, başaramadı. Emre başını
Süleyman'a çevirmeye çalıştı, gücü yetmedi. Kalplerinde bu lâhza duydukları
birlik bilinci, pişmanlığın ve gecikmişliğin katı gerçekliğine yenik düştü.
Gazi Paşa eğildi, karşısında duran iki yorgun bünyenin çaresizliğine ve sonra
gözlerine baktı. Derin bir iç çekerek dudaklarını araladı ve usûlca söylendi:
- Ah evlâtlarım, geç kaldınız.
Türk Şad
29 Eylül 2006