|
YARGI BAĞIMSIZDIR, MÜDAHALE EDİLEMEZ |
Henüz toplumsallaşamamış ilk çağ insanlarından tutun da, günümüzün çağdaş
uygarlığına kadar kişiler, her zaman adalet arayışı içerisinde olmuşlardır.
Çünkü adaletin olmadığı yerlerde anarşi, kan, huzursuzluk ve kaoslar olurken,
adaletle yönetilen yerlerde barış, huzur ve refah hüküm sürmüştür.
Bilinmektedir ki insanlar, yıllar geçtikçe medenileşmişler ve sonunda bugünkü
duruma ulaşmışlardır. Her şey gibi adalet kavramı da çağlarla birlikte
gelişmiştir.
İster ilk, ister orta, ister yeni ve isterse yakın çağlarda olsun, adaletin
toplum yaşamı üzerindeki önemi şüphesiz ki çok büyüktür. Adalet olmazsa,
toplumun bireyleri hak - hukukun varlığına ve dürüstlüğüne inanmaz, herkes kendi
kurallarını koymaya ve uygulamaya çalışır. Böyle bir toplumda ise sadece kaos ve
kargaşa baş gösterir. Çünkü merkezi otoriteye dayalı bir adalet olmayınca
herkes, birbirinden farklı adalet anlayışlarını hayata geçirmeye çalışır, böyle
olunca da sadece en güçlü olanın istediği olur.
Unutmamak gerekir ki; adaletin olmadığı yerde en güçlü olan kimse onun borusu
öter. Buna en iyi örnek, padişahın “vurun boynunu” emriyle suçuna kabahatine
bakmaksızın katledilen insanlardır. Krallık ve diktatörlük rejimlerinde adalet
kavramı olmadığı için, kişilerin işlediği suçların cezası adil olmayan
şekillerde verilir ve bu rejimler bugün hemen hemen hiç kalmamıştır. Çünkü
insanlar, kendilerini hayvan gibi gören, hiçbir hak tanımayan yönetim
biçimlerini savunmazlar.
İlk ve orta çağlardaki ilkel adalet anlayışı, insanları birbirine düşürmüş,
yıllar boyu savaşlara ve yoksulluklara neden olmuştur. Zamanla insanlar
medenileşmiş ve bu işe bir çözüm bulmuşlardır. Bunca dökülen kanın boşuna
olduğunu görmüşler ve bunun yerine, toplumun tamamını kapsayacak bir adalet
mekanizmasının gerekliliğini anlamışlardır. Bu anlayış, çağlar ilerledikçe daha
da gelişmiş, artık çağımızda hukuk, bir bilim hâline gelmiştir.
Milletimizi, karanlık ve fosilleşmiş çağlardan alıp çıkararak cumhuriyet ile
çağdaş medeniyetler seviyesine eriştiren Mustafa Kemal ATATÜRK, adaletin toplum
üzerindeki bu büyük etkisini bildiği için, yargıyı bağımsız kılmıştır. Yani
adalete, dışarıdan hiçbir gücün etki etmesi mümkün değildir. Buna karşı
ülkedeki herkes, bütün kurumlar ve organlar yargının kararına uymak zorundadır.
Bu şu demektir; ülkede yapılan iş veya işlem her ne olursa olsun, eğer bir
haksızlık yapıldığı düşünülüyorsa, son ve kesin sözü yargı söyleyecektir. Toplum
içerisinde huzur ve istikrarın olması için bu elbette kesinlikle olması gereken
bir sistemdir.
Nasıl ki geçmişte, hak ve hukuku tanımayan, eşkıya motifli diktatörler olmuşsa,
onların bugünkü devamları da hâlâ kaybolup gitmiş değildir. Bugün, yine
diktatörlük hevesinde olan kişiler vardır. Bütün diktatörlerin veya
diktatörlük kurma hevesinde olan kişilerin ortak yönü, hukuku ve adaleti
tanımamalarıdır. Bu, geçmişte de böyle olmuştur, bugün de böyledir ve
gelecekte de bu şekilde olacaktır. Diktatörlük kurup milleti kendi kölesi yapmak
isteyenlerin ortak düşmanları her zaman hukuk ve dolayısıyla yargı olacaktır.
Bugün ülkemizin içinde bulunduğu buhranlı dönemde de yargıya karşı hücumlar
gerçekleşiyor. Bu hücumlara bakınca insan, “yine bir diktatörlük sevdasına
kapılan mı var acaba” demeden edemiyor. Şahsen ben böyle düşünüyorum. Çünkü
yargının bağımsızlığına karşı takınılan bir tavır göze çarpıyor. Yargının
bağımsızlığına karşı cephe alanlar, en son ve kesin sözü (adalet çerçevesinde)
söyleyecek olan yargıyı da ellerine geçirmek ve ülkenin bütün kalelerini bilfiil
işgal etmek istiyorlar. İşe bakın ki yargı, bu duruma karşı çıkıp yargı
bağımsızlığının, toplum düzeni ve adalet anlayışı için hayati bir önem
taşıdığını söyleyince suçlu olup aforoz edilmeye çalışıyor.
Eğer bir toplumda, bir ülkede yargı bağımsızlığı yoksa, orada adalet de
yoktur. Çünkü yargı, adil karar verebilmek için kesinlikle bağımsız olmak
zorundadır. Eğer bağımsız değilse, birilerinin istediğinden başka karar vermesi
olanaksızdır. Böyle bir yargı da adaleti sağlayamaz. Böyle bir yargı, sadece
bağlı bulunduğu kişilerin çıkarlarını savunmaktan, onların gayri meşru işlerini
aklamaktan ibaret kalır.
Düşünelim; yargı tamamen bugün yargının bağımsızlığına göz dikenlere bağlı
durumda. Siz bir dava açıyorsunuz ve dava açtığınız kişi, o yargının bağlı
bulunduğu beylerin tarafından. Mahkeme sizin açtığınız davayı reddediyor ve siz
haksız duruma düşüyorsunuz. Bir üst mahkemeye başvuruyorsunuz ve sonuç
değişmiyor. Her halükarda siz haklıyken haksız duruma düşüyorsunuz. Şimdi böyle
bir ülkede insanların adalete güvenleri kalır mı? Elbette kalmaz. Peki adalete
güvenmeyen insanlar ne yapmaz ki? Her şeyi yaparlar değil mi? Evet yaparlar
çünkü adaletsizliğe hiç kimse boyun eğmez. Zaten bugün yargının
bağımsızlığını kaybetmesini ve sadece kendilerine hizmet etmesini isteyenlerin
lügatlerinde hak ve hukuk kavramları yok. Onlar, 7. YY araplarının kurmuş
olduğu ve adaleti tanımayan ilkel yönetim biçimini istiyorlar. Yani
kendileri halife olup başa çıkacaklar, ülkedeki bütün insanlar da onlara hizmet
edecek. Canlarını sıkan olursa da kodesi boylayacak.
Eminim hiç kimse böyle bir ülkede yaşamak istemez. Ama işte hepimiz şahit
oluyoruz; bizi, yani uygar Türk Milleti’ni yukarıda bahsettiğim şekilde adalet
ve hukuk kavramlarının bulunmadığı, bir kişinin diktatörlüğünden oluşan bir
ülkede yaşatmak istiyorlar. İşin garibi, haklı olarak buna karşı çıkanları da,
kendi uydurdukları örgüte üye olmaktan tutukluyorlar.
Plan hazır; önce yargıçları toplumun gözünden düşürmek ve yargıçlara olan güveni
kaybettirmek için uğraşıyorlar. Hatırlarsanız bunun aynısını, cumhuriyetin ve
Türk Milleti’nin teminatı olan kahraman askerlerimiz ve ordumuz için de
yapmışlardı. Adamlar, hep bel altı dövüşüyorlar ve düşman gördüklerine derhal
iftiralarla saldırıyorlar. Bu, aslında çok iğrenç ve haksız bir iştir ama onlar
dinlemiyorlar işte. Çünkü onlar için onlardan başka hiç kimsenin, hele ki
onlara muhalefet edenlerin asla yaşama hakları yok.
Türkiye’de, uzak ve yakın geçmişte çeşitli siyasi partiler yargı kararıyla
kapatılmıştır. Bu normaldir. Her ülkenin belirli yasaları vardır ve bu
yasalar, o ülkede yaşayan herkesi bağlar. Bu yüzden de bu yasalara aykırı
davrananlar hakkında gereken yaptırım uygulanır. Siyasi partileri kapatıyor diye
yargıyı suçlamak aklın alacağı iş değildir. Burada suçlu siyasi partileri
kapatan yargı değil, kapatılacak işler yapan siyasi partilerdir. Yargının
görevi, yasaları uygulamaktır. Oysa siyasi partilerin görevi sadece siyaset
yapmaktır. Ülkenin yasalarını çiğnemek değil.
Eğer yargı bağımsız değil de şu veya bu siyasi partinin elinde olsaydı, o
siyasi parti ülkede diktatörlüğünü ilan etmez miydi? Bence ederdi. Çünkü o
siyasi parti dilediğini yapabilir, buna karşı hiç kimse bu siyasi partiye
karışamazdı. Böyle bir siyasi partinin kapatılma gibi bir korkusu da olmazdı
çünkü onu kapatacak olan yargı kendi emrinde olacaktı. Ama böyle bir ülkede,
hiçbir bireyin adalete inancı olmazdı ve ortalık suçlulardan geçilmezdi.
Böyle bir ülkenin, yargıyı kendine bağlamış iktidarı da muhtemelen Osmanlı’nın
son devrindeki Vahdettin ve Damat Ferit gibi ülkenin sorunlarıyla
ilgilenmeyecek, devletin bütün gücünü sadece kendi çıkarları için kullanmakla
ömür geçireceklerdi.
Yüce Tanrı’ya, bizi böyle bir ülkede yaşamaya mahkum etmediği için şükretmemiz
gerekir. Çünkü yargının bağımsız olmadığı yerde adalet yoktur ve adaletin
olmadığı yerde, her güçsüz bir suçludur.
Özetle; yargı bağımsız olduğu sürece adildir ve insanlar adaletin
varlığına ve dürüstlüğüne inandıkları sürece kendilerini güvende hissederler.
Birilerinin emrine girmiş yargı, insanlara güven vermediği gibi adil de olamaz.
Bugün yargıyı emrine almak isteyenlerin kirli amaçları bellidir. Fakat
inancımız odur ki; yargı kimsenin tekeline geçmeyecek, her zaman adaletin
gözeticisi olacaktır.
Buğra Şad
24 Mayıs 2008