|
YASAKLANMIŞ FİKİRLER 2 - ASLOLAN SAVAŞTIR |
Dünya'da egemen ya da baskın durumda
olduğunu söyleyebileceğimiz çevrelerin kendi işlerine gelecek şekilde ve zayıf
düşmüş milletlerin aleyhine olan bazı konularda sahte gerçekler gösteren
propagandaları şiddetle yürüttüğünü belirten bir makalemizi "Yasaklanmış
Fikirler 1 – Türk Irkçılığı" başlığı altında kaleme alarak Türk ırkçılığının
nasıl öcü gibi gösterildiğini ama aslında milletimizin geleceği için ne kadar
önemli olduğunu anlatmaya çalışmıştık. "Yasaklanmış Fikirler 2" yazısında ise
"barışçılık" dalgasının, vurduğu sahillerden çaldığı değerli taşları gözler
önüne sereceğiz.
Barış ve sulh oldukça eski sözcükler.. Savaş ve harp de öyle. Ancak dilbilimde
değil de toplumsal yaşantıda “barış dönemleri” ile “savaş dönemleri” ni
karşılaştırırsak ortaya çıkacak sonuçlar herhalde ilginç olacaktır. Türk
tarihinde küçük ya da büyük savaş yaşanmamış hemen hemen hiçbir dönem
olmamıştır. Aynı şekilde Avrupa’da sadece İngiltere-Fransa arasındaki savaşlar
dahi Ortaçağ’ın ciddi bir kısmını kapsamaktadır. Yeniçağ’da yeni teknolojiler
ile savaşların kapsamı genişlemiş, Yakınçağ’da ise iki büyük dünya savaşı vukû
bulmuştur. 1. ve bilhassa 2. Dünya Savaşları’nın neticeleri günümüz dünyasını
şekillendiren başlıca etkenlerdendir. İkinci Dünya Savaşı galibi Rusya, rejim
değiştirmesine, çöküp parçalanmasına rağmen yeniden bir güç olarak ortaya
çıkmaktadır. Batı cephesi ve Amerika Birleşik Devletleri’nin durumu ise zaten
ortadadır. Kısacası kaybedenler kaybetmeye devam etmişler (Almanya hariç olmak
üzere) ve kazananlar kendilerini gün geçtikçe güçlendirmişlerdir. Barut ve demir
bu ülkelere zenginlik ve refah getirmiştir. Diğerlerine ise acı… Şimdi mantıklı
düşünelim: Kötü olan savaş mı yoksa kaybetmek mi? Kazanmak iyi kaybetmek kötü
ise doğru olan kazanmaya çalışmaktır. Nasıl kazanılır? Barış nutukları atarak ve
etliye sütlüye karışmayarak, herkesle iyi geçinerek mi? Tarih göstermiştir ki
arada kalan, tavır alamayan devletler her zaman mağlup olmuşlardır. Bu yüzden,
korkak ve pasif politikalar milletleri hiçbir yere taşımazlar. Atatürk döneminin
ihtişamının yanında İnönü döneminin karanlığını düşünelim. Başbuğ zamanında
Türkiye yeni ve güçsüz bir devlet olmasına rağmen dünyada sözünü
dinlettirebiliyordu. İnönü döneminde ise herkesle (hatta aynı anda hem Nazi
Almanya’sı ile hem SSCB ile) iyi geçinmemize rağmen itibarımız sarsılmıştı. Batı
da Rusya da bizi sadece kukla ya da figüran olarak görüyordu. Çünkü Başbuğ
dönemindeki aktif siyasetten vazgeçilmiş ve sonu gelmez bir “ne pahasına olursa
olsun barış” mantalitesine kendimizi kaptırmıştık. Artık Hatay’ı isteyen
İtalyanlara çizmelerini giyip silahını beline takarak “Biz hazırız, gelip alın”
diyecek bir devlet yöneticimiz yoktu. Onun yerine başkalarından medet uman
kafalar hakim olmuştu. İşte bir savaş ve bir barış dönemi ve işte aradaki büyük
fark, derin uçurum.
Barışçılık denilen nesnenin nasıl ortaya çıktığını anlatmak çok da gerekli değil
aslında.. Zira gören gözler görüyor. Biz yine de tekrarlayalım. Son büyük
savaşların galibi olup dünyada hakimiyet sağlayan toplumlar egemenliklerini
kaybetmemek için elbette ortaya bir “barışçılık” salgını yayacaklardı. Çünkü
kendileri bu salgına karşı bağışıklık geliştirmişlerdi ve bu hastalık
savaşlardan yılmış, yorulmuş olan zayıf devletlerin halklarında çok daha kolayca
yayılabilirdi. Öyle de oldu. ABD o tarihten beri birçok savaşa girip kendisini
sürekli geliştirdiği hâlde Türkiye içine kapandıkça kapandı ve sonuçta acaba
AB’ye kapağı atabilir miyiz diye on yıllarca oyalandı, bugünkü hâle getirildi.
Artık barışa o kadar alıştık ki bu barış adına tarihî mirasımız olan,
soydaşlarımızla meskûn Musul ve Kerkük’te “adaletli” bir yönetim olmasını
ABD’den bekliyoruz. Öyle de gözüküyor ki elin Amerikalısı bizim haklarımızı
korumaya pek niyetli değil.
Barışçılığın saçmalığını anlatırken elbette gereksiz yere savaşlar açmaktan
bahsetmiyoruz. Türklüğün menfaatinin barışta olduğu zamanlarda kesinlikle
barışın korunması için uğraş verilmelidir. Peki ya menfaatlerimizin savaşta
olduğu vakitlerde? Kendimizi sadece bir kavram için mahkûm mu edeceğiz? “Bundan
sonra savaş olmayacak” diyenlerin bu sözü ilk dile getirişlerinden bugüne
onlarca savaş yaşandı. Bundan sonra yaşanmayacak mı? Şu durumda aklı başında
olan devletin yapacağı iş ordusunu küçültmek ve silâhsızlanmak değil, sürekli
yeni tekniklerle, yeni teknolojilerle, ilmî gelişmelere paralel olarak ordusunu
güçlendirmektir. Türkiye’de asker sayısının azaltılması için yapılan çalışmaları
Avrupa’daki asker/nüfus oranına bağlayanlar yanılıyorlar. İsveç’in komşuları
Norveç, Danimarka ve Finlandiya iken Türkiye’nin komşuları arasında İran,
Suriye, Ermenistan, Yunanistan vardır. Türkiye Orta ve Batı Avrupa devletlerine
nazaran çok daha tehlikeli bir coğrafyada bulunmaktadır. Kaldı ki AB içerisinde
yer alan Yunanistan dahi Türkiye’ye göre çok az olan nüfusuna rağmen 200.000’e
yakın askere sahiptir. Böyle bir durumda Türkiye’den ordusunu küçültmesini
istemek, bir insandan elindeki siyanürü içmesini istemek kadar kötü niyetli ve
mantık dışı bir harekettir.
Dünya’da gidişatı her zaman savaşlar belirliyor. Bu gerçeği böylece kabûl edip
savaşa hazırlanmalıyız. İyi donanımlı ve savaşa hazır bir ordu, hem
güvenliğimizi sağlayacak hem de gerektiğinde askerî müdahaleler ve savaşlarla
hakkımızı elde etmemize olanak sağlayacaktır. Atamızın deyimiyle “askeri
zaferleri iktisâdi zaferlerle taçlandırmamız” gerekmektedir. Ancak Musul ve
Kerkük örneğinde görüldüğü gibi askerî zafer yoksa iktisâdî zaferlerle
taçlandırılacak bir nesne de yok demektir. ABD hakkı olmayanı elde etmek için
Orta Doğu’ya bomba yağdırıyor. Afrika’nın kabileleri bile savaş hâlindeler. Ama
biz Türkler dünyanın iyilik meleği (başkalarına göre başka sıfatlar da
veriliyordur) olarak kendi hakkımızı korumak için askerî harekette bulunmaktan
kaçınıyoruz. Bu sessiz tavrımız düşmanlarımızı öyle cesaretlendiriyor ki bizden
istemedikleri taviz kalmadı. Oysa sadece gerektiği bir zaman Türk Silâhlı
Kuvvetleri’nin gücünü göstermesine fırsat verilse, bütün dünya Türklerin kolay
lokma olmadığını görecektir. Çünkü, Tanrı’ya şükür, ordumuza diz çöktürecek bir
güç dünyaya gelmedi.
“Roma Barış Dönemi”, “Osmanlı Barış Dönemi”, “Hazar Barış Dönemi” gibi barış
dönemleri hep kanlı savaşlarla kurulmuştur. Hayatta kalmanın ilk şartı onun
kurallarını iyi öğrenmektir. Yaşamak isteyen milletler savaşa hazır
olmalıdırlar. Ne barış ne savaş ne de başka bir şey... Hiçbir şey Türk
milletinin hayatı kadar önemli değildir. Ama öyle görünüyor ki yaşamanın şartı
da buna azmetmek, savaşmak! Çünkü bu dünya toz pembe hayâller ile değil, kan
kırmızı gerçeklerle yürüyor.
Türk Şad
23 Haziran 2005