|
ZAMAN HÜKMÜNÜ VERİYOR |
Dünyanın neresine bakılırsa eski yanlışlıkların cezalandırıldığını gösteren
hükümler görülüyor. "Zaman en büyük hâkimdir" sözü çok doğru. Bu büyük hâkimin
ibretle bakılacak hükümleri, özellikle şahıslara değil de toplumlara, milletlere
ait olanlarda göze çarpıyor. 6 Ekim 1973'de başlayan Dördüncü Arap - Yahudi
Savaşı bu bakımdan çok düşündürücüdür. 80 - 90 milyonluk Arap milletinin 2 - 3
milyon Yahudi karşısındaki zelîlâne durumu, biz Türkler'e hemen Birinci Cihan
Savaşı'nda tebaamız olan Araplar'ın ihanetini hatırlatıyor, aynı zamanda İslâm
Halifesi olan Türk Padişahına karşı İngilizler'le birleşerek ordumuzu arkadan
vurmalarındaki dinî - ahlâkî rezaleti düşündürüyor. Binlerce Türk askeri
öldürülerek, hatta "Şerif Hüseyin" geliyor diye koyun gibi boğazlanıp kurban
edilerek büyük bir Arap devleti kurulacağını sananların bugünkü durumu, ihanetin
zaman tarafından nasıl cezalandırıldığının en parlak örneğidir. Türkler'e karşı
yapılan ihanet ve vahşet yönünden Hıristiyan Ermeniler'le Müslüman Araplar
arasında hiçbir fark yoktur. Türk devletine başkaldırıp Türk Milleti'ne karşı
suç işleyen Balkan milletleriyle Araplar'ın çektikleri, daha da çekecekleri,
ileriyi görmemenin, kendi gücünü tartamamanın, iyiliğe kemlikle karşılık
vermenin sonucudur. Zaman, hükmünü veriyor ve öcünü alıyor. Türkiye'yi haritadan
silmek için uğraşmış bulunan İngiltere'nin koca imparatorluğunu kaybedip ikinci
kümeye düşmesi de aynı tarihî kanunun icabıdır.
Başka milletlerin başına gelenleri bir yana bırakıp kendimize bakarsak yine
ibret verici örneklerle karşılaşırız:
1944'de Türkçüler tutuklanıp mahut 19 Mayıs nutku ile vatana ihanetle
suçlandıkları zaman o devrin tek partisi olan Halk Partisi'nin Türkçüler
hakkındaki tahkikatının neticesi olan rapor, dava dosyasının başına eklenmişti.
Bu raporda Türkçülere isnat olunan suçlardan biri, "soyadlarını eski Türkler ve
bugünkü Macarlar gibi küçük addan önce kullanmaları", bir de "Halk Partisi ileri
gelenlerinden hiçbir yerde övücü dille bahsetmemeleriydi." Parti, kendi
kendisine gelin güvey olarak başkanını Millî Şef ve değişmez genel başkan ilân
etmişti. Halk Partisi ileri görüşten tamamen mahrum olarak kendisinin daima
iktidarda kalacağını sanıyor, Millî Şeflerinin günün birinde ne hale düşeceğini
aklına bile getirmiyordu. Millî Şefleri de, herhalde geleceği hiç sezemediği
için olacak, her nutkunda partisinin büyüklüğünden, tesirinden bahsetmeyi ihmal
etmiyordu. Sonra ne oldu? Millî Şefin sırf oy toplamak için dehşetli bir tarihî
gafletle ortanın soluna kaydırmak istediği parti aşırı sola kayarak ve en seçkin
unsurlarını kaybederek bugünkü şekline girdi. Başına da tarla ve su yağmasını
meşru gösteren biri geçerek Millî Şefi partiden uzaklaştırdı. Gerçi o, partiden
kendi çekildi ama tecrit olunmuş bir halde kalmakla çekilmek arasında bir fark
olmadığı için Millî Şefin istifası siyasî hayatındaki bozgunların en büyüğüdür.
Yeni Halk Partisi, Millî Şefi o kadar kendisinden saymıyordu ki, Bakırköy Parti
Merkezi, bina değiştirirken İnönü'nün büstünü almaya bile lüzum görmeyerek onu
çöpler ve molozlar arasında orada bıraktılar. Bu büstün resmi ve hikayesi 20
Eylül 1973 tarihli Tercüman gazetesindedir. İbretle seyre değer.
Devlet başkanlığı etmiş bir insanın büsbütün yere atılması şüphesiz ona
hakarettir. İnönü yanlış hareket etmeseydi böyle bir muameleye uğramayacaktı.
Onu büyük yanlışlığa sürükleyen sebeplerin başında, şahsî yetersizliği bir yana,
Atatürk'e karşı duyduğu büyük kıskançlığın ve hıncın tesiri vardır.
Başbakanlıktan atılmasını hazmedemediği için pullardan ve paralardan Atatürk'ün
resmini kaldırmak, başkanlığı süresince Anıtkabir'i yaptırmamak, bu kabrin niçin
yapılmadığını soran "Yücel" dergisini kapatmak ve en sonra da röportaj
mahiyetindeki hâtıratında imâlı ifadelerle Atatürk'e vurmak başka hiçbir sebeple
tevil olunamaz. Vaktiyle komünistlikten mahkûm olmuş bir yazarın öne sürdüğü
gibi İnönü hiçbir zaman "İkinci Adam" olamamıştır. İkinci Adam, Anadolu'ya
Atatürk'ten daha önce geçip kolordusunun kumandasını ele alan ve Atatürk'ün
İstanbul hükümetince tutuklanmasını önleyip Ermenistan'ı zaptederek ele
geçirdiği çok sayıda silâhla büyük taaruzun başarısını sağlayan Kâzım Karabekir
Paşa'dır. "Şeyh uçmaz, onu müridleri uçurur" meselinde olduğu gibi İnönü'yü bu
kadar şişirip tecrübeli kaptanlığa çıkaranlar onun yakınları, dostları, bu arada
da damadıdır.
Damadı Metin Toker, İnönü için yazdığı birkaç eserse onun siyasî ustalığını
ispata çalışmıştır. Fakat bu arada bilerek mi, bilmeyerek mi kestirilemez, İnönü
aleyhinde hüküm verdirecek öyle şeyler anlatmıştır ki, insan hayretler içinde
kalır. Bundan başka Türkçe'yi iyi bilmediği anlaşılan Toker'in cümlelerindeki
kastını anlamak için bazen çok dikkatli olmak gerektiği de hakikattır. Türkçe'yi
iyi bilmiyor derken, tabiî, yazılarına bakıyoruz. Metin Toker'in "benimle,
seninle, onunla" diyecek yerde "benle, senle, onla" diye konuşan zümreye mensup
olduğu anlaşılıyor. Milliyet gazetesinin 30 Eylül 1973 tarihli sayısında "Seçim
Sonrasının Havasını Seçim Öncesi Yapar" başlıklı yazısı "Eğer 1960 en çok nenin
sonucudur denilecek olursa..." diye başlıyor. Buradaki "nenin" kelimesi fahiş
bir yanlıştır ve azınlık Türkçesidir. Doğrusu "neyin" olacaktır. Bilindiği üzere
"ne" ve "su" kelimelerinin genetif şekli umumî kaide hilâfına olarak "nenin",
"sunun" değil, "neyin" ve "suyun" şeklindedir.
Aynı yazının birkaç satır aşağısındaki şu ifadeye bakın: "Buna rağmen, lider
kadrosundaki bile düşmanlık teşvikçiliğinin derecesini şuradan anlıyoruz ki..."
Bunun doğrusu da şöyle olacaktır: "Buna rağmen lider kadrosundaki düşmanlık
teşvikçiliğinin bile derecesini şuradan anlıyoruz ki..." Bunlar baskı ve
mürettip yanlışı olmayan bir yazar için ayıp sayılan hatalardır. Metin Toker bu
vahim hataları yalnız dilde değil, teşbihlerde de yapmıştır. Bu yazısında
Türkiye'yi Hotantolar'a benzetmesi herhalde zarif bir nükte değil, çirkin bir
benzetmedir. Temsilde hata olmaz denilmesine rağmen hiç kimse, nükte yapıyorum
diye anasını fahişeye, babasını yankesiciye benzetemez. Metin Toker'den, Türk
Milleti'ni, hiç olmazsa, yeni bir sevgili bulduğu söylenen Acem şahını savunduğu
kadar savunması, hele Halk Partisi'ne rey vermeyin diyen çok yaşlı kaynatasını
kırmamak için Halk Partisi'ne oy vermeyeceğini gazetede ilân etmemesi
beklenirdi.
Bütün bunlar için yazımızın başlığını tekrarlıyor; zaman, hükmünü verir diyoruz.
Cumhuriyetin ellinci yılında daha dayanışmalı bir millet değilsek, Üçüncü
Cumhurbaşkanı vatandaş haklarından mahrumsa, Türklük düşmanı haline gelen
solculuk alabildiğine ilerlediyse, şöyle bir düşünün, bunun illet-i ûlâsı nedir?
Bunun ilk sebebi, Türkçülüğü maceracılık sanan, Hasan Ali ve Tonguç Babaları
maarifin başına getiren, fikirlerini Falih Rıfkı vasıtasıyla savunduran,
milletin batı ve Yunan klâsikleriyle kalkınacağını düşünebilen (Tanrım! Ne
düşünce) Millî Şef, büstü kendi partisi tarafından çöpe atılan Millî Şef değil
midir? Zaman yalnız hükmünü veriyor değil, zaman öcünü de alıyor.
Ötüken Dergisi, 11 Ekim 1973, Sayı: 118